Zürih'e bir de tepeden bakmak isteseniz dağlarla çevrili bu şehirde hangi noktayı seçerdiniz? Şehirdeki kulelerden başlayıp çevredeki zirvelere uzanan bir rotayı takip ediyoruz.

Zürih’e uçarken pencere kenarında oturmak en iyisi; böylece karla kaplı nefes kesici zirvelerini kuş bakışı izlemenin tadını çıkarıyor insan. Ben rakımın en fazla 164 metre olduğu, yüksek binalarla dolu bir ülkeden geldiğimden İsviçre’nin en büyük şehrinde geçireceğim bir hafta boyunca göz alıcı tüm izleme noktalarını keşfetmeyi aklıma koymuştum.
İsviçre’de baktığınız her yerde dağ görmeniz mümkün. Ülkedeki şirketlerin markalaşma stratejisinde bile dağ imajı var. Bunun nedeni, dağların İsviçre deneyiminin daimi bir parçası olması büyük bir ihtimalle. Burada dağ görmek için pek fazla çaba sarf etmenize gerek yok. Zürih şehir meydanında gezinirken bile bana eşlik ettiler, öyle ki kendimi özenle boyanmış dağların  her köşede karşıma çıktığı fantastik bir film setinde gibi hissettim.
Modern bir metropol olmasına rağmen dünyanın dört bir yanındaki benzerlerine kıyasla Zürih’te şaşırtıcı derecede az sayıda gökdelen görüyorsunuz. Bina yükseklik düzenlemeleri ve yerel kulis faaliyetlerinin ortak gayreti sayesinde şehirdeki yapılar fazla yüksek değil. İsviçre’nin kullanışlı ve ünlü trenlerinden birine binip şehrin batı yakasındaki Hardbrücke’ye (Kreis 5) doğru ilerliyorum. Eskiden endüstri merkezi olan, bugün yeni trendlerle tekrar popülerleşen bu bölgede 126 metre yüksekliği ve 36 katıyla komşularını gölgede bırakan Prime Tower’ı görmemek imkânsız. Basel’deki Roche Towers’ın inşasına kadar bu kule İsviçre’deki en yüksek yapıydı. Gökyüzüne doğru tırmandıkça tırmanan binanın göz kamaştıran parıltılı yüzeyinde dağların ve bulut kümelerinin yansımalarını görebiliyorsunuz.
Modern görünümlü Prime Tower’ın en üst katındaki restoranda manzara eşliğinde yemek elbette keyifli olur ama ben yakınlardaki Im Viadukt’u tercih ediyorum. Burası 1894 yılında inşa edilmiş eski tren viyadüğünün bir hatırası. Sıra dışı galeriler, butikler ve havalı şarküteriler viyadüğün kemerlerinin altında sıralanarak bölgeyi Zürih’in en popüler alışveriş noktalarından biri hâline getirmiş. Peynir ve hatta suşi bile bulabileceğiniz, taze malzemelerle yapılmış sayısız yiyeceğin sunulduğu Markt Halle’de hızlı bir öğle yemeği yiyorum.
Im Viadukt yakınlarına yığılı konteynerleri de görmemek elde değil. Biraz yaklaşınca üst üste konmuş 17 adet renkli konteynerden oluşan Freitag Tower’ı görüyorum. Yapı; ikinci el tente ve geri dönüştürülmüş malzemelerden şık çantalar üreten büyük markalara ev sahipliği yapıyor. Konteynerlerin endüstriyel ve metal görünümüyle tezat oluşturan bu modern duvarlar arasında karşılaştığım eşsiz aksesuarlar dikkat çekici. Ziyaretçiler 26 metrelik bu endüstri kulesinin en tepesindeki seyir terasından Zürih şehir merkezine dürbünle bakıyorlar. 
Tabii, şehirde daha geleneksel seyir noktaları da yok değil. Eski Şehir merkezi Altstadt’ta kendimi ünlü Grossmünster’in ikiz kulelerini tek bakışta görmeye çalışırken buluyorum. XII. yüzyıldan kalma bu Romanesk Protestan kilisesi Zürih’teki en sembol yapılardan biri hâline gelmiş. Dinî yapılarda alışılagelmiş vitraylardan çok daha ilginç ve modern görünümlü bir iş çıkaran Alman sanatçı Sigmar Polke’nin işlerine özellikle hayran kaldım. Fotoğraf çekimine izin verilmediği için kartpostallarla yetiniyorum. Cüzi bir ücret karşılığında Grossmünster’in kulelerinden Karlsturm’un 187 basamaklı merdivenini tırmanmaya koyuluyorum. Daracık ve kırılgan görünümlü merdivenlerde dolanmak planlarım arasında olmasa da Zürih çatılarına ve etraftaki dağlara hâkim 360 derecelik manzarayı görünce yorulmaya değdiğini anlıyorum.
Karlsturm’dan çıkıp Grossmünster’in NeoGotik tarzda, hafif kubbeli kulelerine daha yakından bakıyorum. Zürih’in kalbinden geçen Limmat Nehri’nin karşı yakasındaysa biraz daha yaşlı Fraumünster Kilisesi'nin uzun, ince ve yeşil çan kulesini görüyorum. Fraumünster’de seyir terası olmasa da modernist sanatçı Marc Chagall’ın ünlü vitray işleri birçok ziyaretçinin görülecekler listesinde yerini alıyor. Zürih’te karşılaştığım güzel manzaraların izlerini taşıyan kartpostal koleksiyonuma birkaç ekleme yapıyorum; telefonumun hafızası şehrin panoramik manzaralarıyla çoktan doldu.
Fraumünster’in kuzeyine doğru devam edip Lindenhof Tepesi’nde kısa bir yürüyüşle Limmat Nehri’nin 25 metre yukarısındaki küçük ve gölgelik bir meydana varıyorum. Nehre hâkim manzara Grossmünster ve Fraumünster’in kulelerini de içine alıyor. Roma döneminde önemli bir hisar görevi gören Lindenhof bugünlerde gerçek savaşlar yerine satranç müsabakalarına tanıklık ediyor. Sakin bir öğleden sonra molası için ideal bir alternatif sunan tepe Zürih’i kuş bakışı seyretmek isteyen meraklı turistlerin de uğrak noktası.
Turistik gezi ve seyirle dolu bir haftanın sonunda yine trene binip Zürih’in yerel dağı olarak bilinen Uetliberg’in eteklerine doğru yol alıyorum. Yeşilliklerle kaplı işaretli patikayı takip ederek vardığım dağın zirvesi deniz seviyesinden 871 metre yükseklikte. Çok basamaklı, modern ve minimalist bir piramidi andıran seyir kulesine ulaşmak isterseniz 72 metre daha yukarı çıkmanız gerekiyor. Bu zorlu yürüyüşün etkilerini bacaklarımda uzun süre hissediyor olsam da birkaç basamak daha çıkacak gücü kendimde buluyorum. Ve ödülüm Zürih’e hâkim nefes kesici bir manzara. Yeşil tepeler ve beyaza boyanmış uzak dağlarla çevrili binaların üzerinde, yamaç paraşütçüleri kendilerini gökyüzüne bırakıyor. Rüzgârın doğru yönden estiği günlerde şehrin bu kesimlerinde neredeyse herkes bu aktiviteye koşuyor.
Zürih’e gelen çoğu turist yakınlardaki Titlis Dağı ya da Jungfraujoch’a da günübirlik geziler düzenliyor. Üç bin metreden fazla bir rakımdaki bu iki dağın zirvelerine pek de zor olmayan bir yürüyüşle ulaşmak mümkün. Şehrin etrafında keşfedilecek daha birçok yer olmasına rağmen ertesi gün ayrılacağım için her şeye vakit bulamıyorum. Aklımda dağların görüntüsü ve içimde daha yükseğe tırmanma arzusuyla bir sonraki ziyaretimi iple çekiyorum!

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi