300 yıl önce bir madenci kasabası olarak kurulan Yekaterinburg, şimdilerde ise operayla, tiyatroyla, müzikle iç içe yaşayan bir şehir. Dahası uluslararası organizasyonlarla, yemyeşil ormanları ve parklarıyla, hareketli caddeleriyle ve çok kültürlü mutfağıyla Rusya'da bir cazibe merkezi.

Uçağın penceresinden gördüğüm Yekaterinburg merakımı körüklemiş olmalı. Taksici Pavel, çam ağaçlarıyla bezeli geniş çevre yolundan beni şehre götürüyor. Fakat Ural’ın eteklerindeki Yekaterinburg ormanların arasında olduğundan yerimizi tam olarak kestirmem zor. Derken etrafta Kiril alfabesiyle yazılı reklam tabelaları, alışveriş merkezlerinin ışıkları beliriyor. Şehir bulutlu. Otelin lobisinde görevli Lena, “Yekaterinburg’da bir söz vardır: Eğer havadan şikâyetçiyseniz, beş dakika bekleyin.” diyor gülümseyerek. Gerçekten de otelden bakınca karşımda ışıl ışıl bir temmuz güneşi buluyorum. Bulutlar dağılmış.
Malysheva Caddesi’nde hafta sonu neşesi erkenden başlamış. Şehri ikiye bölen Iset Nehri’nin uzantılarından birini takip edince kendimi Dendrariy Parkı’nda buluyorum. Ormanlarla çevrili Yekaterinburg’un göbeğindeki parklar da yemyeşil; Mayakovski, Osnovinski, Kharitonovski gibi şehrin değişik yerlerindeki parklar, botanik bahçeleri ve büyük arberatum insanlara tabiatın bir parçası olduklarını hatırlatıyor. Bisikletli, scooterlı çocuklar etrafta eğleniyor. 
Şehrin en büyük ve merkezî caddesi Lenin Caddesi’nden geçiyorum. Geniş ve ferah bu yolun merkezi sayılabilecek 1905 Meydanı’nda şehrin yönetim binası ve hemen yanında büyük bir alışveriş merkezi var. Neoklasik mimarisiyle dikkat çeken yönetim binası belli aralıklarla yapılan yenilemeler ve eklemelerle şimdiki  sütunlu, merkez kuleli, görkemli hâlini almış.  
Yol beni ilk bakışta bir gölet sanılabilecek büyük su kütlesine, Iset Nehri üzerinde kurulmuş baraja getiriyor. Neredeyse şehir kadar eski. Etrafı altın da dâhil zengin maden yataklarıyla çevrili Yekaterinburg’da demiri işleyecek enerjiyi karşılamak için bu barajı yapmışlar. Bir zamanlar barajın tazyikli sularıyla çalışan devasa türbinler nehrin kıyısında sergileniyor. Yakınlarındaki yürüyüş yollarında kafeler, dondurmacılar iyi iş yapıyor. Kent sakinleri buraya plotinka diyor. Kenarında dikkat çekici bir yapı var: Sevastyanova Evi. Şimdilerde valilik rezidansı olarak kullanılan bu  görkemli bina klasik ve İtalyan gotik mimariden dokunuşlar taşıyan, eklektik bir üslupla inşa edilmiş ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i de ağırlamış. Gölü soluma alıp ilerlerken gördüğüm arka arkaya sıralanmış kiliseler Rus İmparatorluğu’nun son hanedanı Romanov ailesinin anısına çok yakın bir tarihte inşa edilmiş. 
İlk günün yorgunluğunu  yerel lezzetlerle küçük bir ziyafet çekerek atmak istiyorum. Yekaterinburg’da Rusya’nın yerel mutfağının yanı sıra Özbek, Azeri, Gürcü, Ermeni, Sırp mutfaklarının tadına varabileceğiniz yerler bulmanız da mümkün. Ayrıca Çin lokantaları ve suşi restoranları da oldukça yaygın. Masama borş çorbası, ardından da pelmeni geliyor. Bir not ekleyelim; yemek öncesinde, kızılcıktan veya mevsimine göre ahududu, çilek ya da yaban mersininden yapılan mors adlı şerbetten içmek adeta bir gelenek. Bazı restoranlarda siz daha istemeden masanıza getiriyorlar. 
Buralar geceleri de kafeleriyle, göl çevresindeki oturma yerleriyle, sokak satıcılarıyla gündüzleri kadar hareketli. Ne de olsa hava ancak on bire doğru kararıyor. İrili ufaklı onlarca müzeye, opera, konser, tiyatro ve sinema salonuna sahip bir kültür şehri olan Yekaterinburg’da ikinci günüme 8 Mart Caddesi'nde sabah yürüyüşüyle başlıyorum. Caddenin başından itibaren görünen ve upuzun bir bacayı andıran televizyon kulesinin dibinde Yekaterinburg Sirki var ama kapalı. Devlet Akademik Opera ve Bale Salonu ise son haftasında ve akşamki bale performansına bilet bulabildiğim gibi salonun küçük müzesini de geziyorum. On yıllar önce oynanan oyunların sahne maketleri, eski afişler, imzalı yıldız kartpostalları  ve kostümlerle bu "müzecik" kendinden hiç beklenmeyecek bir şekilde etkisi altına alıyor insanı.  
Bale gösterisinin başlayacağı saate kadar gezeceğim. Yeltsin Merkezi şehrin merkezine oldukça yakın. İset Nehri kıyısında, Rusya'nın eski devlet başkanlarından Boris Yeltsin anısına açılmış. Burada bir kütüphane, toplantı salonları, şehrin panoramasına nazır büyükçe bir teras, kafeler ile Yeltsin’in makam arabalarını, meşhur çizmelerini ve fotoğraflarını sergileyen Yeltsin Müzesi var. 
Artık şehrin biraz dışında kalan yerleri ziyaret etmek istiyorum: Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran obelisk bunların ilki. Yekaterinburg coğrafi olarak Asya ve Avrupa’nın tam ortasında bulunduğu için kıtaları ayıran bu sembolik çizgiyi bir anıta dönüştürmüşler. Buradan Romanov ailesinin öldürüldükten sonra defnedildiği Ganina Yama’ya uğrayıp ormanlık alandaki şapelleri, manastırı ve dua eden ziyaretçileri gördükten sonra taksiyle Vainera Caddesi'ne yakın bir yere geçiyorum.
Burası Avrupa’daki alışveriş caddelerinin bir benzeri ve araç trafiğine kapalı. Şehrin hemen her yerinde olduğu gibi bazısı yeni bazısı eski harika heykellerle dolu. Birisi Rusların bisikletin mucidi olarak gördüğü Artamanov’a ait. Hemen yakınında Sevgililer heykeli ve Zaman Makinesi heykeli var. İlginç bir diğeri ise valizlerini taşıyan Yolcular heykeli. Vainera Caddesi’nde, yoldan geçenleri satranç mücadelesine davet eden yaşlı adamın karşısına oturuyorum, ücreti yüz ruble. Neredeyse çoban matıyla hemen uğurluyor beni.  
Vakit daraldığından Özbek restoranında hızlıca bir akşam yemeği yiyip operaya koşuyorum. Naiad ve Balıkçı’nın modern bir uyarlaması sahnelenecek ve salon tıklım tıklım. Kendimi ustaca hazırlanmış bu gösteriye teslim ediyorum.  Bale, salondaki şık, zarif izleyicilerin hayatlarının bir parçası. Onlara gıpta etmemek elde değil.
Artık dönüş zamanı. Geldiğim güne kıyasla şehir çok daha kalabalık. Reklamları her yeri sarmış Innoprom fuarı, Putin’in de teşrifiyle açıldığından beri ziyaretçilerle dolup taşıyor. Bu senenin Innoprom konuk ülkesi Japonya. 2018 FIFA Dünya Kupası’nın bazı maçlarının oynanacağı Yekaterinburg böylesine büyük organizasyonlara ev sahipliği yapmaya alışmış bir şehir. Herkes hâlinden memnun ve rahat; şehirdeki her şey olağan seyrinde.
Havalimanına dönerken ormanın üzerine çöreklenmiş bulutlar pusuda bekliyor. Şehrin son yüksek binaları da artık görülmez oluyor. Uçağa bindiğimdeyse yağmur çiselemeye başlıyor. Kulaklığımı takıyorum: The Beatles, Back in the USSR’ı söylüyor. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi