Estetik ve işlevsel su abideleriyle abad bir şehir İstanbul. Gündelik hayatın vazgeçilmezi bu çeşmelerin estetik değeriyle öne çıkan dördüne yakından bakalım.

Yaşamın ancak suyun deveran etmesiyle mümkün olduğuna inanıyordu atalarımız. Bu nedenle aziz bildikleri suyu bir yerde biriktirmek, ona ket vurmak yerine hem yaşamı hayırla tazelemek hem de İstanbul'a kendi tarzları olan estetik yapılar kazandırmak için şehrin dört bir yanını çeşmelerle süslediler. Daha çok işleviyle öne çıkan ilk dönemin mütevazı ve şirin çeşmeleri "sahibu'l-hayrat ve'l-hasenat"ın hayır duasıydı. Lale Devri'nde ve sonrasında inşa edilen estetik su abideleri ise anıtsal görkemin, görünür olma arzusunun, şefkatin ve karşılıksız vermenin tecessüm ettiği işlenmiş inci taneleriydi. İnşa edildikleri meydanlara o kadar yakıştılar ki artık İstanbul'u onlarsız düşünmek mümkün değil. 
Sıcak bir yaz gününde sadece varlıklarıyla bile serinlik hissi uyandıran çeşmelerden nasibimi almak, nefis taş işçilikleri, zarif saçak ve kubbeleriyle İstanbul'un azametli su abidelerinin izini sürmek için düştüm yola. 
Aksaray'dan tramvayla Sultanahmet’e geçiyorum. Vakit erken; dikilitaşların bulunduğu meydan yeni yeni hareketleniyor. Bir turist kafilesi rehberlerinden dikilitaşların hikâyesini pürdikkat dinliyor. Çocuklar biraz geride Alman Çeşmesi’nin ve yanındaki ağacın gölgesine sığınmış güvercinlerin peşinden koşturuyor. Çeşme bir zamanlar Bizans imparatorlarının yarışları izlediği locanın bulunduğu mevkide, 1889-1901 yılları arasında inşa edilmiş. İmparator II. Wilhelm’in ikinci İstanbul ziyaretinin anısını yaşatmak, iki devlet arasındaki dostluğu pekiştirmekmiş amaç. İslam inancına saygı gereği heykelin ve resmin kullanılmadığı çeşme, sütunları, mozaik işlemeleri, kubbesi ile Bizans mimarisinden izler taşıyor. Sütunları birbirine bağlayan kemerlerin üzerindeki iki madalyonda II. Abdülhamid'in tuğrası ve II. Wilhelm’in inisiyalleri görülüyor. Bir yanında Sultanahmet Camii, diğer yanında Damat İbrahim Paşa Sarayı, ilerisinde dünyanın dört bir yanından getirilen dikilitaşlar… Tarihî ve mimari zenginliğin sergilendiği bu açık hava müzesinde her adımda farklı bir hikâyenin izi sürülüyor. Meydandan ayrılmadan önce son bir kez baktığım bu “yabancı” güzelin hikâyesini düşünürken onu İstanbul’un yakasına taktığı zümrüt bir broşa benzetiyorum.
III. Ahmet Çeşmesi buraya yürüme mesafesinde. Sultanahmet Meydanı’na yöneliyorum. Hürrem Sultan Hamamı ve fıskiyeli havuzun arasından yürüyerek Ayasofya Müzesi'ne varıyorum. Denize bakan tarafından devam edince karşıma bütün ihtişamıyla sur içi İstanbul’unun en güzel çeşmesi çıkıyor. Bâb-ı Hümayun'un karşısında, Ayasofya Müzesi'nin imaret kapısının yanı başında bulunan ve çevresine güzellik katan, azametiyle insanları ezmeyen bu abideyi izlemek hoşuma gidiyor. Çeşme eski bir Bizans çeşmesinin olduğu yerde 1728-1729 yıllarında inşa edilmiş. Sermimar Mehmet Ağa’nın III. Ahmet’in çizdiği planı uyguladığı söyleniyor. III. Ahmet döneminden itibaren klasik çizgisinden sıyrılan bir mimari anlayışla inşa edilmiş bu çeşme, nişleri, renkli kemer taşları, vazo içerisine yerleştirilmiş çiçek motifleri, renkli çinileri ve hatlarının zarafetiyle yüzyıl boyunca sur içinden sur dışına yayılan dekoratif görkemin ve saltanat ihtişamının ilk temsilcilerinden. 
Lale Devri'nin alametifarikası bu abidevi çeşmeyi geride bırakıp restore edilmiş Osmanlı evlerinin bulunduğu Soğuk Çeşme Sokağı üzerinden Caferiye Medresesi’ne gidiyorum. Basık kemerli kapısından içeri girer girmez kulağıma ney nağmeleri geliyor. Avludaki masalardan birine oturup dinlemeye başlıyorum. Bir taraftan da çevreye göz gezdirip medresede Mimar Sinan'a ait izler arıyorum. Avluyu çevreleyen hücrelerde ebru, hat, tezhip, minyatür, kaat'ı, keçe yapımı gibi geleneksel sanatların yanı sıra ud, keman, kanun ve ney derslerinin verildiğini öğreniyorum kahvemi içerken.
Burada biraz dinlendikten sonra Tophane'ye gitmek için Sultanahmet tramvay durağına yöneliyorum.  Tramvaydan inince Kılıç Ali Paşa Camii'ni görüyorum. Ayasofya ile aynı planda yapıldığı söylenen bu Mimar Sinan eserini geçince Tophane-i Amire, Nusretiye Camii ve Tophane Kasrı, Kılıç Ali Paşa Hamamı, kafeler ve Tophane rıhtımı ile çevrelenmiş Tophane Çeşmesi’ni görüyorum. Melling'in gravüründe oldukça hareketli olduğu görülen, merkezinde çeşmenin yer aldığı meydanda bir süre dolaşıyorum. III. Ahmet Çeşmesi'nin de mimarı olan Mehmet Ağa tarafından 1832 yılında inşa edilmiş çeşme suyunu Taksim şebekesinden alıyormuş. Dönemin padişahı I. Mahmut tarafından hizmete sunulan bu çeşme endamıyla meydana o kadar hâkim ki civarındaki tüm bu tarihî yapıların arasından dikkatleri üzerinde toplamayı başarıyor. Mermer cephelere nakşedilmiş stilize ağaç, vazodaki çiçek ve sepetteki meyve motiflerini, mukarnaslı nişleri, düzleştirilmiş köşelerdeki sebilleri hayranlıkla inceliyorum. Türk rokokosu tarzındaki bu zarif eser Lale Devri'nde meydanlarda, açık alanlarda, pazar yerlerinde ortaya çıkan yeni sosyalleşmenin merkezinde yer alıyor, I. Mahmut dönemini Lale Devri’ne bağlıyordu. Göz alıcı renkleriyle yabancı seyyahların ilgisine mazhar olan çeşmenin merkezinde olduğu meydan Şair Nedim’in dizelerinde keyif sürülecek bir yer olarak tasvir ediliyordu: 
"Dil senin sohbetine tâlib ü râgıbdır pek 
Şevkımız tal’at-ı pür-nûruna tâlibdir pek 
Hele Tophâne günü olsa münasibdir pek 
Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim"
Kadın eserleriyle mamur Üsküdar'dayım şimdi. Bir kıtadan diğerine hem de hepi topu on dakikada götüren bir motorla vasıl oldum buraya. Mimarisi itibarıyla "denize doğru süzülen bir eteğe" benzetilen Mihrimah Camii'nin yanında Üsküdar Meydan Çeşmesi de saçaklı kısmıyla onun "küçük kızı" gibi duruyor adeta...  Annesi Emetullah Râbia Gülnûş Sultan'a oğlu III. Ahmet'in hediyesi olan çeşme 1728 yılında inşa edilmiş. Kare planlı çeşmenin cephelerinde kemerli nişler, lale, gül ve krizantem motifleri bulunuyor. Çeşmenin üç cephesinde yer alan kitabeler dönemin şairleri Nedim, Şakir ve Rahmi’ye ait. Denize bakan cephedeki kitabeyi ise III. Ahmet, sadrazamı Damat İbrahim Paşa ile birlikte hazırlamış.
Dışa doğru genişlemenin değil de içe doğru derinleşmenin mimarideki örneği olan bu anıtsal çeşmeler, hayat ırmağının akışında çağıldayan tüm güzellikleri üzerinde toplayan İstanbul'un başına taç yaptığı çiçeklere benziyor. Çok da yakışıyor.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi