Seyahatlerimde yapacaklarımı önceden planlayıp uçaktayken bir kez daha üzerinden geçerim. Afrika kıtasının en büyük ve kalabalık şehirlerinden Johannesburg için yazdıklarımda bu sefer sürprizler için de yer ayırdım.

Afrika kıtasını anlamak için doğru şehirde olduğum düşüncesiyle uçaktan indiğimde etkileyici havalimanıyla karşıladı Johannesburg beni. Güney Afrikalı siyasetçi Oliver Reginald Tambo’nun adını taşıyan havalimanı sanki sürprizlerin birinci durağı. Kendinizi hem Güney Afrikalı gibi hissetmeniz hem de yabancılık çekmemeniz için tasarlanmış. 2010 FIFA Dünya Kupası için yenilenmesi, ruhundaki renkli Afrikalıya zarar vermemiş; bilakis onu daha da parlak hâle getirip süslemiş. Valizlerle alandan çıkarken çok sayıda taksicinin kendi müşterileri olmam için samimi, eğlenceli ve tebessüm ettiren yarışlarını izliyorum. Daha havalimanından başlayan renkliliği görünce Afrika'yı boynuma asılan çiçeklerle bezenmiş rengârenk bir kolyeye benzetiyorum.
Otelime yerleştikten sonra güne başlamak için sokağa adım atar atmaz kemiklerim Afrika güneşiyle ısındı. Adımlarımı yavaşlatan güneşin etkisinden Johannesburg’un en iyi kafelerinden birine ulaşınca bir süreliğine uzaklaştım. Ağaçların gölgelerinde, yaprak hışırtılarıyla gazete sayfalarının seslerinin birbirine karıştığı 44 Stanley, 1930’larda endüstriyel bir binayken şimdi huzurlu bir güne başlama noktası. İstediğim sertlikte gelen arabica kahve ile enerjimi tazeledikten sonra şehrin ve kıtanın en önemli müzelerinden birine doğru yürümeye başladım: Apartheid Müzesi.
Sıcak iklime alışkın müzik grupları sokaklarda öğleden sonra başlayacak harika performansları için hazırlıklarını sürdürürken, aralarına karışıp kendileriyle bir süre sohbet ediyorum. İlk sorum Apartheid'ın ne anlama geldiği oluyor. Cevap net: Ayrılık. Kelime anlamından biraz kopunca Güney Afrika’yı 1990'lara kadar etkisi altına almış "ayrımcılık" rejimini daha iyi anladım. Beyazlar ile aynı okullarda okuyamayan, aynı otobüse binemeyen ve aynı kafelerde oturamayan siyahiler Mandela önderliğinde bu rejimi tarihe gömdüler. 
Gold Reef City Lunaparkı'nın yakınlarındaki işlevsiz bir altın madeni arazisine 2002'de yapılan bu müze, altın madeninden çok daha değerli bir kazanım sağlıyor ziyaretçilerine. Müze sanki bir zaman makinesi gibi tarihin sayfalarına seferler düzenliyor. Yolculuğumun sonunda Yedi Sütun’un taşıdığı yedi kavramı mırıldanıyorum. “Özgürlük, Saygı, Eşitlik, Farklılık, Demokrasi, Sorumluluk ve Uzlaşma”. Ardından, bu kelimeleri kıtaya hatırlatan Nelson Mandela’nın anıtının da bulunduğu meydan beni müziğiyle lezzete davet ediyor. Yedi metrelik Mandela heykeli, buraya gelen herkese olduğu gibi bana da gülümseyerek selam veriyor. Dünya için bu kadar önemli bir karakterin ismini taşıyan meydan, Güney Afrika’nın meşhur, damaklarda iz bırakan ve silinmeyen atıştırmalığı biltong’u da tadabileceğiniz bir gurme durağı. Şehrin müzik ile lezzeti buluşturan bu meydanında geleneksel yemekler ve dünya mutfağı yarış hâlinde. Bu yarışta ipi göğüsleyen, en azından benim için, şehrin gurur kaynağı Butcher Shop Grill oldu. Rezervasyonsuz yer bulmak zor ancak benim şansım yaver gidiyor. 
Siparişimi vermek üzere etlerin bulunduğu tezgâha varınca buranın neden bu kadar meşhur olduğunu anlayabiliyorum. Japonya’dan Arjantin’e, Güney Afrika’dan Hollanda’ya geniş bir coğrafyada yetiştirilen ve sofranıza getirilen özel lezzetler... En az 21 gün dinlendirilen bir antrikot seçip yerime yüzümde tebessüm, içimde sabırsızlıkla geçiyorum. Yemeğin ardından, ırkçılığa meydan okuyup dünyaya ışık tutan bir mahalleye doğru yola koyuldum. Soweto, içinde Nelson Mandela’nın evinin de yer aldığı bir mahalle. Mahalleli gençlerin söylediği melodik “Welcome to Soweto” nidaları arasında Hector Pieterson Müzesi'ne ve Nelson Mandela’nın evine doğru ilerledim. Irk ayrımı yıllarında en yoğun protestoların yapıldığı yokuşu tırmanırken, grafitilerle bezenmiş duvarları ve Afrika el işçiliği ürünlerinin satıldığı hediyelik tezgâhları geçtim. Hediyelikler çok güzeldi ancak dönüşte almakta fayda var çünkü poşetler, müzeye girişte problem teşkil edebiliyor. Her gün 16.45’e kadar açık olan Mandela’nın Evi, en kritik kararların alındığı, kıtanın kaderini değiştiren bir karargâh aslında. 1993 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Güney Afrika’nın ilk siyahi lideri Mandela, “Önemli olan derinin değil değerlerin rengidir.” diyerek tüm dünyanın dikkatini bu ülkeye çekmişti. Bu unutulmaz anları zihnimde canlandırdığım ziyaretin ardından yeniden yola koyuluyorum.
Hediyelik eşya tezgâhlarına doğru inerken başımı kaldırınca iki kule gözüme ilişiyor. Orlando Towers, 1935’te yapılmış. 56 yıl boyunca Güney Afrika endüstrisine hizmet etmiş. 10 yıllık bir istirahatin ardından eğlence ve macera sektöründe çalışmaya başlamış. “Bungee jumping” yaparak adrenalini arttırmak için bir cesaretle tepeye çıktığımda kendimi 100 metreden şehri seyrederken buldum. Bir adım arkamda duran, 20 yılını ekstrem sporlara vermiş olan Nico’nun “Haydi, bırak kendini.” çağrısına kulak verip aşağı süzülürken nereden geldiğim, kim olduğum önemsizleşti. 
Bu unutulmaz deneyimin ardından günü Lesedi Kültür Köyü’nde yerlilerle tanışarak tamamlamak vardı aklımda. Kulelerden 45 dakika süren bir otomobil yolculuğuyla ulaştım köye. Kabile şefi beni kapıda karşıladı. Bir an için kendimi özel hissetsem de bunun bana mahsus olmadığını öğrendim hemen. Bu bir kabile geleneğiymiş. Şef, kapısına gelen yabancıya bakıp köyüne alıp almayacağına o an karar veriyormuş. En sempatik gülüşümle şeften onayı alıp içeri giriyorum. Her saat başında gerçekleştirilen dans gösterilerinden birini izlediğim köyde Zulu ve Pedi kabile kültürlerini de öğrendim.
Lesedi Kültür Köyü'nü ve insanlarını ardımda bırakıp dönüş yoluna geçerken, uzatmaların 116. dakikasında Andres Iniesta’nın golüyle İspanya’nın kazandığı 2010 FIFA Dünya Kupası final maçına ev sahipliği yapan, eskilerin tabiriyle Soccer City yeni ismiyle FNB Stadyumu’nun yanından geçtim. Futbolseverlerin bir anı fotoğrafında yer almayı hak eden stadyumda isteyenler kültür turu da yapabiliyor. Tabii saat 17.00’den önce olmak kaydıyla... Otelime varıp birkaç saat dinlenmek istiyorum. Yerli halkın tabiriyle Joburg, zamanın insana yetmediği şehirlerden biri. Nico, güzel bir akşam için Menville bölgesinden bahsetmişti. Hem canlı müzik hem de çok çeşitli yerel içecek ve yiyecekleri bulabileceğim bu asi semte geldiğimde buranın günün yorgunluğunu atmak için tasarlanmış olduğunu anlıyorum.
Ertesi sabah çok erken bir saatte uyandığımı düşünerek odamın perdesini araladığımda hayal ettiğimden çok farklı bir manzara ile başladım güne. Johannesburglular çoktan uyanmış, kimileri koşuyor, kimileri de hazırlanmış işe gidiyordu. Bugün benim için günlerden safari. Şehrin merkezinden aldığım Safari ve Lion Park biletlerim elimde, belirtilen servis noktasına doğru yola koyuldum. Safari araçlarıyla zebraları, aslanları, çitaları, zürafaları ve vahşi köpekleri görerek yaşadığım mutluluğu kelimelere dökmek biraz zor. Aslan ve çita yavrularını kucağıma alıp sevdiğim anları, bu muhteşem gezinin en unutulmaz anları olarak hafızama kazıyorum. UNESCO tarafından “İnsanlığın Beşiği” adı verilen Dünya Mirası'na yapacağım ziyaret de bugünün ikinci doğa keşfi sayılabilir aslında. Kent merkezinin yaklaşık 50 km uzağındaki bu alan 1947’de keşfedilmiş. Buradan çıkarılan 3,5 milyon yaşındaki fosilleri görmek, geçmişten günümüze bu kıtanın önemini ve insanoğlunun ayak izlerini anlamama yardımcı oldu. Bu şehrin her köşesiyle bana Afrika’yı öğrettiğini hissediyorum.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi