New York’a mı gitmeli yoksa Şikago’ya mı? A.J. Liebling’in, 1950’lerde yayımlanan ünlü kitabı Şikago: İkinci Şehir'den beri Şikago bu lakabı üstünden atıp New York’u geçmeye ve birinci olmaya çalışmış. Bu rekabet ruhu şehri görmeye değer kılıyordu; gerçekten de öyleymiş.

Sikago’nun en yüksek binası Willis Kulesi’nin 103’üncü katında, ufuk çizgisine uzanan manzara harika. İleride taç yaprağını andıran iki kulesiyle 65 katlı Marina City hayli heybetli duruyor. Göl kıyısındaki Aqua gökdeleni aldığı ödülü hak etmiş, sanki dalgalanıyor. Bu bina Şikago’nun devam eden üçüncü mimari inovasyon akımında inşa edildi ve dimdik cephesini boylu boyunca kaplayan hafif dalgalı beyaz balkonlarıyla hep ilgi çekti. Bunlar ve kuleden gördüğüm kalabalık kentsel doku Şikago’yu saran “dünyanın en harika şehrini inşa etme” motivasyonunun bir kanıtı olsa gerek.
XVII. yüzyılın sonlarında Jean Baptiste Point du Sable adlı bir adamın küçük bir ticaret merkezi olarak kurduğu Şikago kısa zamanda Birleşik Devletler’deki en büyük şehirlerden biri hâline geldi. Ülkenin batıya genişleme politikasının sürdüğü yıllarda, Michigan Gölü’ne kıyısı sayesinde batıya açılan bir kapıydı. Şimdi ülkenin ticaret, kültür ve finans merkezlerinden biri olmanın sefasını sürüyor. 
Kuleden inince kenti gezmeye Şikago Nehri’nin hemen kuzeyindeki Steeterville-River North bölgesinden başlıyorum. Burası da mağazaları, müzeleri ve panoramik şehir manzaralarıyla ünlü. Navy Rıhtımı’nın yakınlarındaki küçük sahil şeridi Ohio Caddesi Plajı şehrin göz dolduran silüetine yaslanmış. Sıcak yaz günlerinin tadını çıkarmak isteyenler buradalar; yanlarından geçerken Çağdaş Sanat Müzesi ile şehrin en uzun ikinci binası 360 Chicago arasında tercih yapmaya çalışıyorum. İkisi de yürüme mesafesinde ama Water Tower Place’i seçiyorum. İsmini XIX. yüzyıldan kalma Şikago Su Kulesi’nden alan bu eşsiz gökdelen/alışveriş merkezi uluslararası birçok markaya ve Broadway kalitesinde gösterilerin düzenlendiği bir tiyatroya ev sahipliği yapıyor.
Water Tower Place’te dolaşırken yemek vakti geliyor. Şikago’nun en ünlü restoranlarından RPM Steak az ileride. Buraya Eski Başkan Obama da uğramış ya, o gelip yediğine göre RPM Steak bir ziyareti hak ediyor düşüncesiyle içeri giriyorum. Siparişim restoranın spesiyali Steak Frites. Biftek, Amerikan mutfağının esas malzemelerinden biri olsa da ülkenin dört bir yanında menüleri ele geçiren yabani mantar, minik pancar ve mühürlenmiş deniztarağı gibi yemeklerle mücadele hâlinde. Mutfağıyla ünlü Şikago’nun yerli şefleri son birkaç yıldır modern Amerika mutfağını gizliden gizliye yeniden yorumluyor. Yumuşak et parçaları neredeyse ağzımda erirken görüyorum ki biftek şanını burada sürdürüyor. 
Yakınlardaki şehir merkezi Loop’u görmek için tekne turuna ertesi sabah bilet alıyorum. Tur Şikago Nehri’nin ağzında, Michigan Gölü’nün nane yeşili sularının yakınında başlıyor. Nehri kesen çelik köprülerin birinin yanından geçerken Rönesans izleri taşıyan, terakota taşlı Wrigley Building tepemizde beliriyor. Nehrin bugünkü akıntısının yapay olduğunu öğreniyorum. Eskiden göle dökülen nehir tüm şehir için temiz içme suyu sağlıyormuş fakat inşaat mühendisleri kamu sağlığını iyileştirmek için XX. yüzyılın başlarında birkaç kanal havuzuyla akıntının yönünü değiştirmiş.
Turun ardından, Şikago’nun pek sevilen yükseltilmiş treni L’ye atlayıp Batı Loop’a geçiyorum. Şehirde her an gurultusunu duyabileceğiniz yükseltilmiş ray sistemiyle çalışan L treni kentliler arasında çok popüler. 
Şikagolu bir arkadaşımın arkadaşı Ashley’yle Au Cheval’de buluşuyoruz; burası yumurtaya bayılan, hipster bir Batı Loop lokantası. En yeni gastronomi dirilişinin üyelerinden olan Au Cheval hamburger ve “hash potatoes” adlı patates mücveri gibi klasik Amerikan yiyeceklerinin yeni yorumlarını sunuyor. Makaralı kasetçalardan Elvis Costello’nun sesinin geldiği loş iç mekânsa bir tren vagonunu andırıyor.
Ben yumurtalı ve peynirli hamburgerle yetinirken Ashley ördek yüreği soslu patates mücveri istiyor. Etler küçük bir gaz ocağında pişerken diğer her şey için elektrikli mutfak aleti kullanılıyor. Üç şef, Au Cheval’in menüsündeki yemekleri bir yandan biftek köfteleri tavada çevirip diğer yandan yumurtaları birer birer kırarak hazırlıyor.
“Şikago’yu harika yapan ne?” diye soruyorum yemeğe başlayan Ashley’ye. “Yemekleri.” diyor hiç düşünmeden. “Kesinlikle yemekleri... Doyurucu ama bir o kadar da basit.” Tabaklarımızı sıyırıp tertemiz kıldığımızı fark edince elimde olmadan ona katılıyorum.
Sonraki gün dopdolu Michigan Bulvarı boyunca uzanan dükkân ve restoranları kapsayan Magnificent Mile’a giderken güneş gölün üzerinde parıldıyor. Garrett Popcorn’da patlamış mısır için kısa bir mola verip Anish Kapoor’un Bulut Kapısı adlı heykelini görmek üzere Millennium Parkı’na gidiyorum. Kentlilerin “fasulye” olarak da hitap ettiği bu eserin ilginç bir şekle bürünmüş pürüzsüz çelik plakası üzerinde Şikago semasının yansılarını izliyorum. Sırada Field Doğal Tarih Müzesi ve kiracısı var; dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş Tyrannosaurus Rex fosili Sue’dan bahsediyorum! Devasa Sue beni müzenin geniş girişinde karşılayan tek harika değil tabii ki. Fosilin hemen altında yer alan Inside Ancient Egypt sergisinde 5 bin yıllık firavun meskenlerinin çok katlı bir replikası beni bekliyor.
Loop, Şikago’da keşfi hak eden tek yer değil. Kentin dört bir yanı aynı derecede güzel ve birbirinden farklı mahallelerle dolu. Lincoln Park, Bucktown, Logan Square, Wicker Park ve Old Town bunlardan yalnızca birkaçı. Ben tercihimi şehrin kuzey sınırındaki hareketli Lincoln Square’den yana kullanıyorum. Milwaukee Bulvarı’ndaki rengârenk duvar resimlerini geçerek Reckless Records’ta bir mola veriyorum. Burada Duke Ellington’dan Lady Gaga’ya birçok sanatçının plaklarını bulma şansım var. Sonrasında Bowie ve Dylan gibi efsanelerin sık sık uğradığı Lincoln Park blues kulübü Kingston Mines’da Şikagolu ünlü blues müzisyeni Muddy Waters’a saygı konserini yakalıyorum. 1968 yılından bu yana düzenlenen konsere ilgi her zaman olduğu gibi yine son derece yoğun.
Ertesi sabah güne dünyanın en büyük kapalı akvaryumu olan ve 8 binden fazla deniz canlısına ev sahipliği yapan Shedd Akvaryumu’yla başlıyorum. Ak balinalarla vakit çok güzel geçiyor. Yabani Atlantik kılıç balığı, palyaço balığı ve köpek balıklarının hızlıca yanımdan yüzüp geçtiği Karayip Resifi’nde gördüğüm her şey beni büyülüyor. Küçük Amazon kurbağaları ve devasa bir Pasifik ahtapotu gibi fantastik canlıların tek bir çatı altında toplandığı Waters of the World gösterisine özellikle hayran kalıyorum.
Şehirdeki son günümde ünlü spiral merdivenleri görmek için Rookery Building’i ziyaret ediyorum. Sonsuza dek devam ediyormuş gibi görünen zarif spiralleri incelerken 1871’de çıkan ve şehrin büyük bir kısmını yok eden Büyük Şikago Yangını’nı ve arkasından gelen eşi benzeri görülmemiş yeniden inşa gayretinin detaylarını öğreniyorum. Böylesine güçlü bir iyimserlik hâli, Şikago’yu harika bir Amerikan şehri yapan unsurun ta kendisi olabilir.
Şikago’nun çekici bir şehir olmasının nedeni belki de trajediyi geçmişte bırakıp önüne bakması, hayata sarılması ve ziyaret etmeyi çok zevkli kılan bir enerji yakalamasıdır. Doğrusu bu enerjiyi çok sevdim. 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi