BU MİNİK ÜLKEYE SIĞAN TARİH VE GÜZELLİKLER GEZGİNLERİ KENDİNE HAYRAN BIRAKIYOR.

İçinden birçok kez geçtiğim Lüksemburg 82 kilometre uzunluğu ve 57 kilometre genişliğiyle dünyanın en küçük ülkelerinden biri ve Avrupa Birliği’nin ikinci en küçük ülkesi. Ülkeyle aynı ismi taşıyan başkenti, Fransa ve Almanya sınırından yalnızca yarım saatlik, Belçika’dansa 15 dakikalık bir araba yolculuğu mesafesinde. Ama bu kez yolumu buradan geçirmekle kalmayıp ülkeyi ziyaret etmeye karar veriyorum çünkü bu ufak kara parçasında keşfedilecek eşsiz bir tarihî hazine ve sayısız güzellik var.

Lüksemburg Büyük Dükalığı, MS 900 yılı civarında bağımsız bir dükalık olarak tarih sahnesinde yerini aldı ve ilk müstahkem kalesini eski bir Roma kalesinin üzerine inşa etti. Cermenlerle yakın bağları bulunan dükalık 1400’lü yılların ortalarında Burgonya Dükası İyi Filip tarafından fethedilene kadar mutlu mesut yaşadı. Bu fetih neticesinde Lüksemburg, Cermen geleneklerinden kopup Fransız kültürünü ve dilini benimsedi. Devamında İspanya, Avusturya ve bir kez daha Fransa tarafından işgal edilen bölge öylesine hassas bir stratejik konuma sahipti ki herkes bu önemli kaleye sahip olmak istiyordu.

1815 yılında düzenlenen ve Napolyon Savaşları’nı bitiren Viyana Kongresi, Lüksemburg’un siyasi sınırlarını daraltarak yeniden şekillendirdi ve ülkeyi Oranj-Nassau Prensi I. William’ın himayesine vererek Hollanda etkisi altında bıraktı. Nihayet 1860 yılında Lüksemburg bağımsız hâle geldi; mirasıysa güçlü bir millî kimlik ve kafa karıştırıcı bir dildi. Fransızca ve Almanca yaygın olarak konuşulsa ve şehirdeki bayiler her iki dilde gazete ve dergi satsa da ülkede bir de Lüksemburg’un yerel dili Lëtzebuergesch konuşuluyor. Fransızca ve Almancanın bir karışımı olan dilde az da olsa Flaman fonetiği de yer alıyor. Kentlilerse gururla şöyle diyor: “Mir wëlle bleiwe, wat mir sinn.” Yani “Neysek öyle kalmak istiyoruz”.

Lüksemburg’un tarihi eskilere uzanan çok kültürlülüğü hâlâ canlı. 500 binden biraz fazla olan nüfusunun yaklaşık yüzde 46’sı yabancılardan oluşan bu küçük ülkede 168 milletten insan bir arada yaşıyor. Yabancılar çoğunlukla bankacılık, finans  alanlarında ve Dükalığın belkemiği niteliğindeki demir-çelik endüstrisinde istihdam ediliyor. Lüksemburg şehrinin nüfusunun üçte ikisini yabancılar oluşturuyor. Her sabah ve akşam yaklaşık 150 bin kişi iş için Belçika, Almanya ve Fransa’dan buraya gelip gidiyor.

“Bir arada yaşayan bunca milletten ve kültürden insan Lüksemburg kimliğini çok iyi anlatıyor.” diyor Lüksemburglu bir televizyon siması ve oyuncu  olan Désirée Nosbusch. “Buralı olanlar ya da bir süre burada yaşayanlar hemen diğerleriyle tanışıyor. Lüksemburg herkesin birbirini tanıdığı bir ülke. Köklü ve zengin tarihi ile kültürü Lüksemburg’u misafirperver bir ülke yapıyor.” diyerek devam ediyor ülkesini anlatmaya.

Ülkenin yaklaşık bin yıllık tarihinde 100 dakikalık bir yolculuğa çıkmak için Wenzel Yürüyüş Rotası’nı takip etmeye başladım. Bu güzergâh UNESCO listesinde yer alan şehir merkezini, köprüleri ve surları keşfetmenizi sağlıyor ama kaybolmamak için bir harita almak, haftada iki kez kurulan ve karmakarışık Place Guillaume II pazarının yanındaki Turizm Bilgi Ofisi’nde bir rehbere başvurmak veya şehirdeki ücretsiz internet bağlantısından faydalanmak da mümkün. 

Keşfe Kraliyet Sarayı’nın ilerisindeki Bock Burnu’ndan başlayıp yerdeki küçük altın taçları takip ederek ilerliyorum. Kilometrelerce uzanan tünellerin bulunduğu Bock Burnu’ndaki yürüyüşte kadim kalenin birkaç kalıntısı, haşmetli Kale Köprüsü, Alzette Nehri boyunca hüzünle dizilmiş evler, kamusal sebze bahçeleri ve arı kovanları, hendekler, Orta Çağ’dan kalma köprüler ve eski kilit sistemleriyle karşılaşıyorum. Tarihî ve modern mimariyi eşsiz bir şekilde bir araya getiren şehrin manzarası gerçekten nefes kesici.

Tam anlamıyla bir Lüksemburg yerlisi olan Jos Goergen, yalnızca bu şehirde 100’den fazla köprü olduğundan bahsediyor; kırsal alanlardaysa vadilere açılan onlarca köprü varmış. Bu köprülerden birkaçına ve Lüksemburg çevresine hâkim en iyi manzara için Corniche’e ya da MUDAM Modern Sanat Müzesi’nin eski ve yeni mimari unsurları göz alıcı bir şekilde bir araya getirdiği avlusuna gitmemi tavsiye ediyor.

Goergen'i onaylayıp yayalara ayrılan eski şehir merkezine geçiyorum. Buradaki restoranlar ülkenin çok kültürlülüğünün mükemmel bir yansıması; dünyanın hemen her köşesinden istediğiniz lezzeti bulabiliyorsunuz. Ama yerel mutfak Alman ve Fransız mutfaklarından çokça etkilendiği için hareketli günlük pazara gitmeyi tercih ediyorum. Telaffuzu pek de kolay olmayan gromperekichelcher’in peşindeyim. Soğan, sarımsak ve çeşitli otlarla hazırlanan bu küçük patates mücverleri hem ağır değil ve hem de çok leziz; üstelik İsviçre’nin rösti’sine oldukça benziyor. Jos’un ısrarla önerdiği bir başka yer olan ünlü Patisserie Namur’da sıcak çikolata ve yerel kek türlerinden birini denemeyi de bir kenara not ediyorum.

Lüksemburg’un yüzölçümü ve eski şehir merkezinin kolayca gezilebilmesi burayı tarih, kültür, alışveriş ve harika yemeklerle dolu rahat bir keşif için mükemmel bir seçenek hâline getiriyor. Almanya sınırında yer alan şirin Moselle Vadisi gibi kırsal bölgelere geçmeyi düşünüyorsanız Lüksemburg’un oldukça ucuz ve kullanışlı toplu taşıma ağını kullanabilirsiniz. Başkentteki ana tren istasyonundan ülkenin geri kalanına kısa ve rahat yolculuklarla ulaşabiliyorsunuz.

Lüksemburg’u ben çok sevdim. Genelde göz ardı edilen ve içinden geçip gitmekle yetinilen bu ülke özellikle bir seyahati hak eden bir yer. Size de tavsiye ederim.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi