KIŞIN SOĞUĞU, YAĞMURU, FIRTINASI ARASINDA BİR ANDA KENDİNİ GÖSTEREN GÜNEŞ, KALBİMDE KELEBEK İSTİLASINI BAŞLATIYOR. RADYODA SEZEN AKSU’NUN KALBİM EGE’DE KALDI SESLENİŞİYLE EDREMİT’E BİR UÇAK BİLETİ ALIP YOLA ÇIKIYORUM.

Edremit

Aslında turistik unsurlarından ziyade çevresindeki kendine hayran bırakan doğa harikaları sayesinde adından söz ettiren bu şirin belde, Ege Bölgesi’nin küçük metropolü sayılabilir. Altınoluk’a, Akçay veya Ayvalık’a; her nereye giderseniz gidin, Edremit’te kısa bir mola hakkınızı kullanın ve Cumhuriyet Lokantası’na uğrayın derim. Benim küçük tatil kaçamağımda şans eseri karşıma çıkan bu aile lokantası, vazgeçilmezlerim arasına girdi bile. Adını 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla alan işletmede Mehmet Ali Bey ve eşi Nuran Hanım yıllardır aynı düzeni sürdürüyorlar; sabahın ilk ışıklarıyla Mehmet Ali Bey çorba servisine başlıyor. Güne sıcak ve leziz bir çorbayla başlayıp yakın yerlerde geçireceğiniz tatili planlamaya koyulun. Benim listemde sırada Cunda var.

Cunda Adası

Bir saatlik bir yolculuktan sonra, doğası ile kucaklayan adaya yavaş yavaş yaklaşırken yoldaki bir tabelada “Ayvalık’ta yaşamak ayrıcalıktır.” yazısına rastlıyorum. “Nedir burada yaşayanların ayrıcalığı?” acaba diye düşünürken beldenin konumunun, doğasının, halkının ve kültürünün sizi kısa sürede etkisi altına alacağına emin olabilirsiniz. Gündüz yapılacak en iyi aktivitenin Taş Kahve’de bir Dibek Kahvesi içmek olduğuna karar verip rotamı belirliyorum. Kahvede sandalyelerin genellikle denize doğru çevrilmiş olduğunu fark edeceksiniz. Misafirler yan yana oturup denizi seyrederek kahvelerini yudumlasınlar diye özellikle böyle dizilmişler. Bir tek yöre halkı hariç. Bir rivayete göre, onların zaten denizi çokça gördükleri, daha ziyade “Kim gelmiş, ne olmuş?” takibi yaptıkları için denize sırtlarını döndükleri söyleniyor. 

Çandarlı

Cunda Adası’ndan İzmir istikametinde devam edip 60 km sonra sonra kendimi Çandarlı'da buluyorum. Ege’nin el değmemiş doğaya sahip bu "antik kentinin" çarşısını gezmek kronometreyi açsam en fazla 15 dakikamı alacak olsa da geçmişinde saklı olan güçlü hikâyeler beni burada daha fazla tutuyor. Antik Çağ’da Amazon kadınlarının egemen olduğu ve Pitane adını verdikleri Çandarlı, doğallığından hiçbir şey kaybetmemiş olmasıyla sevindiriyor. Duyduğuma göre buz gibi denizi, ufak bir şok etkisiyle sarsılmanıza neden oluyormuş. Burası ayrıca dalış alanlarıyla da ünlü.

Akçay

Çandarlı’nın sakinliğini bir kenara bırakıp bu kez tersi istikamete doğru yol alıyorum. Yaklaşık iki saat uzaklıktaki Akçay’da bir mola, çok iyi gelecek. Böyle küçük beldelerin büyük efsaneleri olur. Sahilde yürürken Sarıkız Heykeli’ne rastlıyorum. Rivayete göre burada uzun saçlarıyla nam salmış güzel bir kız varmış. Bir gün dedikodu çıkar, adı kasabada kötü anılmaya başlar. Babası öldürmeye kıyamaz ve onu Kaz Dağları’na bırakır. Daha sonra kızının acısına dayanamayan baba, dağda tekrar kızını arar ve bulur. Namaz vakti abdest alırken, dağın zirvesinde kendisine tuzlu deniz suyu uzatan kızının erdiğini ve iftiraya kurban gittiğini anlar. Heykelin üzerinde de yazan bu hikâyeye bağlı olarak da Akçay’ın denizinin arasından tatlı su aktığı söylenir. 

Altınoluk

Daha öncesinde Midilli’den buralara yerleşen Rumlar, zeytincilik yapıp kiliselerini inşa ederek hayatlarını sürdürmüşler. Şimdilerdeyse özellikle yaz aylarında yazlıkçıların elinde deniz şemsiyesi ve sandalyeleriyle gezdiği bir yer hâlini almış. Mavi bayraklı birden çok plajıyla akvaryum benzetmesini hak eden Altınoluk’un denizi, sizde her yıl tekrar tekrar gitme isteği uyandıracak. Güre'ye yaklaşık 17 km uzaklıkta.

Güre Kaplıcaları

Sahil kasabasında yaşam hayalini biraz daha genişletip Kaz Dağları’nın eteklerine yayılan, 15 dakika uzaklıktaki Güre’ye de uğruyorum. Kaplıcalarıyla hem enerji hem oksijen hem şifa deposu bir yer. Buraya kadar gelmişken Kaz Dağları’nda derin bir nefes almak, yapılacaklar listesinde ilk sırayı hiçbir şeye kaptırmaz. Ancak burada kendi aracınızla gezmek yasak, rehberle gezmek zorundasınız. Bitkilerin korunması ve orman yangınlarını önlemek amacıyla yapılan bu uygulama son zamanlarda duyduğum en doğru yasak. Hasan Boğuldu ve Sütüven Şelalesi’ni de görmek lazım. Yöre halkı nane, kantaron, dağ kekiği gibi bitkileri toplayıp buralarda açtıkları tezgâhlarda satıyor. Birer paket “şifa” almak da kendime yaptığım bir iyilik oldu.

Behramkale ve Assos

Altınoluk'tan denize paralel bir şekilde batıya devam ederken, yaklaşık 45 dakika sonra Çanakkale sırtlarına uzanan eski bir köyle karşılaştım. Antik bir "kent" olan Behramkale sadece 150 haneye sahipmiş. Bunu bilmek, burada ne kadar sıcak ve içten  sohbetlerin olabileceğinin kanıtı. Denizini anlatacak olursam; Nâzım’ın “Bulut mu olsam, gemi mi? Balık mı olsam, yosun mu yoksa? / Ne o, ne o, ne o, / Deniz olunmalı oğlum, bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.” dizelerini tam olarak buraya bakarak yazmış olabileceğini aklımdan geçiriyorum. Merkezde bir kahvede oturuyorum. Çok ilginç bir şekilde Türk kahvesini fincanda pişirdiklerine hayretle tanık oluyorum. Kahvenin lezzetine varınca, evde yapsam bu tada ulaşamayacağımı, mutlaka gelip burada içmem gerektiğini anlıyorum… 

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi