18 MART DENİZ SAVAŞLARI'NIN YIL DÖNÜMÜNDE, YENİDEN KEŞFE ÇIKIYORUM ÇANAKKALE’Yİ... COĞRAFYASINI DEFALARCA GÖRSEM DE DOYAMADIĞIM, HER MEVSİM GELİP GEÇERKEN KONAKLAYIP SOLUKLANDIĞIM BU KENTTEN HER SEFERİNDE TEKRAR DÖNME ARZUSUYLA AYRILIYORUM...

Çanakkale’nin hangi çekim gücünü saysam; denizlerin kesiştiği bir suyolu üzerinde oluşu, eşsiz doğal çevresi ya da kadim uygarlıkların izlerini taşıması... Ama bu defa geliş sebebim, daha önce keşfetmeye fırsat bulamadıklarım olacak. İstanbul’dan yola çıktığımda sokak ışıkları henüz kararmamıştı. Listemin ilk sıralarında Gelibolu ve Eceabat var. Günün ilk ışıklarıyla varıyorum Gelibolu’ya; iskele yakınındaki kafeler cıvıl cıvıl; nefis bir kahvaltı yapıyorum. Bu sevimli yerleşim yerinin antik ismi olan Kallipolis az değişimle korunmuş. Limanın bitişiğindeki kale burcu içindeki Pîrî Reis Müzesi, Azepler Namazgâhı, Hüdavendigâr Camisi, türbeler ve Gelibolu Mevlevihanesi her daim gezginlerin ilgi odağı. 

 

Bir Destanın Coğrafyası

Kısa süre içinde -Eceabat’a 11 km uzaklıktaki- Sestos’a varıyorum. Burası, antik çağlarda Hero ile Leandros’un yaşadığı hüzünlü aşk hikâyesinin geçtiği topraklar; kent kalıntıları Akbaş Koyu’nun karşı yamacında gözüküyor. Yaklaşık 5,2 km sonra Bigalı Kalesi kalıntılarının yanından geçiyorum; dikkatli bakıldığında deniz kıyısındaki kale kalıntıları fark ediliyor. Yolun devamında -Eceabat’a 2,5 km kala- batı yönünde görünen Çanakkale Tarihi Millî Parkı girişine varıyorum; bu yol Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi ve Müzesi'ne uzanıyor. Benim şu anda gezmekte olduğum topraklar 1914-1915 arasında yaşanan bir destanın şahididir. 

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu başkenti İstanbul’u ve Boğazlar'ı ele geçirerek Karadeniz’i açmak için saldırı başlatan İngiliz ve Fransız savaş gemileri ağırlığındaki deniz gücü, hem bu sularda hem de karadaki savaşlarda ağır yenilgiye uğrayarak geri çekildiler. Boğaz kıyısından İrresistible, Agamemnon, Queen Elizabeth, Ocean savaş gemilerini top atışlarıyla vuran Ertuğrul, Dardanos, Mesudiye gibi tabyalar adeta Boğaz'ı beklemeye devam ediyor. Kara tarafında ise hüzün ve gurur iç içe; müzenin ilerisinde kara savaşlarında ölen Türk, İngiliz, Fransız ve Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda) askerlerinin anıt mezarları bulunuyor.

Boğaz'ın kıyı suları ve açıkları da bir müze; onlarca gemi enkazı sualtında, izinle dalış yapan dalgıçlar tarafından ziyaret edilebiliyor. 

Bindiğim feribot Eceabat’tan uzaklaşıyor. Arkasındaki Kilisetepe yükseltisi antik Madytos yerleşiminin kalıntılarını barındırıyor. Eceabat’tan yarımadanın güneybatısına uzanan sahil yolu önce Kilitbahir’e, sonrasında Seddülbahir’e uzanıyor. Öğleye doğru feribotumuz Çanakkale iskelesine yanaşıyor. Aşağı Çarşı içinde (Yalı Caddesi) sıralanmış kafe ve restoranlar günün keyfini çıkaranlarla dolmuş.

 

Tarih Kokan Sokaklar

Çanakkale’de, dikkat çekici, beş katlı Saat Kulesi; gezginleri ilk karşılayan yapılardan bir tanesi. İtalyan uyruklu tüccar ve konsolos vekili Emile Vitalis tarafından yapılan bağışla 1895 yılında inşa edilmiş. Kordonboyu’nda kentin yeni simgesi olan ve Hollywood yapımı Troy filminde kullanılan Tahta At maketi bulunuyor; bir anı fotoğrafı çektiriyorum. Fatih Sultan Mehmet zamanında -1462-1463 yıllarında- Sarıçay’ın denize kavuştuğu yerde inşa edilen Çimenlik Kalesi’ne ise (Kale-i Sultaniye) kent içinden kısa bir yürüyüşle ulaşılıyor. Günümüzde Deniz Müzesi olan kalede, Çanakkale Savaşı’nda kullanılmış çeşitli silahların yanı sıra sahilde Nusret Mayın Gemisi’nin maketi de sergilenmiş. 1462 yılına tarihlenen Fatih Camisi’ne, Çimenlik Kalesi’nin doğusundaki Hanım Sokağı'nın sonundan sağa dönülünce ulaşılır; caminin güneyine uzanan Büyük Cami Sokak ise Zafer Meydanı’na çıkar; Tıflı Camii, Nedime Hanım Kız Mektebi, Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Korfmann Kütüphanesi ile Kurşunlu Camii de bu meydanda ve yakınlarında görülebilir. Türkülerde ismi geçen Aynalı Çarşı ise Tıflı Camii'nin diğer çıkışına açılan -yayalaştırılmış- Çarşı Caddesi üzerinde. Yalı Camisi de bu caddenin denize uzanan kısmında dikkati çekiyor. Çarşı Caddesi’nde ve ara sokaklarda kitapçılar, kafeler, yöresel ev yemekleri sunan restoranlar ve vitrinleri peynir helvalarıyla süslü tatlıcı dükkânları dinlenme duraklarınız olabilir. 

 

Troia Antik Kenti 

Kentin geçmişine dair yaşanmışlık izlerini ise Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde görebilirsiniz; üç katlı müze salonlarında süreli ve kalıcı sergilerin yanı sıra çeşitli kültürel etkinlikler de yapılıyor. Çanakkale ve çevresinde bulunmuş eserlerin sergilendiği Çanakkale Arkeoloji Müzesi ise İzmir yolu çıkışında, Atatürk Caddesi üzerinde gezginleri ağırlıyor. 

Ayrılmak zor olsa da kentin güneyindeki, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Troia kentini de gezmeliyim; İzmir yolunda 30 kilometre sonra ünlü antik yerleşime giriyorum; kentin girişinde -Homeros’un Odysseia destanında Akhalı savaşçıların içine gizlenip kenti ele geçirdiği- Tahta At maketi duruyor. Dünya gezginleri heyecanla gezi yolu üzerinde, Homeros’un söylencelerdeki Troiası’nı arıyorlar; Kara Menderes (Skmandros) bin yıllar boyu taşıdığı alüvyonlarla denizi kilometrelerce uzaklaştırmış Troia'dan. 

Gezginler hayallerinde kurguladıkları antik şehirle ayrılıyorlar; çıkışta yeni kurulmuş Troia Müzesi’nin açılışını ise sabırsızlıkla bekliyorlar. Köylülerin ürünlerinden Tahta At maketiyle bir Homeros kabartması satın alıp dönüş yoluna koyuluyorum; Boğaz kıyısını izleyerek önce Lapseki’ye, ardından Biga’ya varıyorum. Bandırma feribot iskelesi ise son durağım olacak. Aracımla Marmara kıyılarında ilerlerken yapacağım bir sonraki gezimi düşlüyorum; uygarlıkların yeni keşfedeceğim izlerini…

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi