ADI BUENOS AİRES'LE ÖZDEŞLEŞEN YAZAR BORGES'İN İZİNDEN GİDERKEN BİR ARJANTİN TATLISIYLA ÇANAKKALE'DEKİ ASSOS'A VARAN BİR YOLCULUĞUN ÖYKÜSÜ...

 

İstanbul - Buenos Aires uçağında yanımda Arjantin'in Rosario kentinde çalışan Hintli bir mühendis oturuyor. Bombay'dan dönüyor, ziyarete gittiği ailesinin yanından. Ne için Buenos Aires'e gittiğimi merak ediyor, "Borges için..." diyorum. Şaşırıyor. "Yazar Borges mi? O ölmedi mi?" diye soruyor. Gülümseyerek "Ama onun kenti Buenos Aires yaşıyor!" diyorum, "Ben dünyamı yolculuklar yaparak genişletiyorum ve gittiğim kentleri sevdiğim yazarlarla dolaşıyorum."

Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in adı sık sık Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında geçti. Gözleri görmemesine rağmen Buenos Aires sokakları avucunun içi gibiydi. 40 yıla yakın oturduğu Plaza San Martin'deki evini yuva bildi. Aslında gerçek yuvası babasının kütüphanesiydi. Çocukluğu bu kütüphanede Binbir Gece Masalları ve Don Kişot ile geçti.

Bu yüzden kenti gezmeye 9 de Julio Bulvarı'ndaki Don Kişot heykelinin önünden başlıyorum. Arkamda kentin kuruluşunun 400. yılı için bulvara yerleştirilmiş dev dikilitaş var. Onun yanı başında kentin efsanevi yapısı Teatro Colon... Callas'tan Strauss'a kadar değerli konukları ağırlayan bu tiyatronun geçmişini, katıldığım bir saatlik kısa turun sempatik rehberinden öğreniyorum. 

Sonra "sök götür bir müzeye koy" değerindeki duvar resimlerinin önünden geçip Mayo Bulvarı'ndaki El Gran Café Tortoni'ye gidiyorum. 1858'de açılan mekân Arjantin'in en eski kafesi, hatta bir fenomen. Garsonlar çiğ böreğe benzeyen sıcacık empanada'ları, medialuna denen kruvasanları ve krem karamelin ikiz kardeşi olan flan'ları servis ediyorlar. Duvarlarda buraya gelmiş entelektüel sanatçıların fotoğrafları, tabloları, el yazıları var. Masalardan birine yerleştirilmiş, üç müdavimin balmumu heykellerini fotoğraflamadan kafeden çıkan yok. Heykeller Borges, tango şarkıcısı Carlos Gardel ve şair Alfonsina Storni'yi aynı masanın etrafında sohbet ederken resmediyor. Borges'in buraya neden tutkuyla bağlı olduğunu anlamak zor değil. Tango gösterileri ve şiir matinelerine de ev sahipliği yapan Café Tortoni için bestelenmiş bir tango bile var. Kafeye sabah saatlerinde giderseniz yer bulabilirsiniz, daha sonra gitmeniz durumunda kapıda sıra beklemeniz gerekebilir.

Tortoni'den çıkıp bir diğer Arjantinli yazarın, Julio Cortázar'ın ilk kitabını köşedeki masada yazdığı Confiteria London City'nin önünden geçiyorum. Caddenin sonu, kentin kalbi olan Mayo Meydanı'na çıkıyor. Eskiden denizcilerin ve carların buluştuğu bir pazar yeri olan bu meydan şimdilerde iş yeri olarak kullanılan binalarla çevrili. Başkanlık Sarayı Casa Rosada (Pembe Ev) tam karşımda duruyor.

Borges yıllarca müdürlüğünü yaptığı Ulusal Kitaplık'a giderken bu meydanın yanından geçti ve Florida Sokağı'na daldı. Florida kentin en civcivli sokaklarından biri, her şeyin satıldığı dükkânlarla dolu. Tango CD'lerimi buradan satın alıyorum; hem seçenek bol, hem de ucuz. Florida Sokağı'nda, içinde Borges Kültür Merkezi'nin bulunduğu Galerias Pacifico'ya giriyorum. 1889'da yapılmış olan bina şık mağazalarla dolu bir alışveriş merkezi. Üst katında yazarın el yazmaları, eşyaları ve kitapları sergileniyor. Yalnızca alışveriş için değil, müzik şovları izlemek ve sergi gezmek için de dolduruyor insanlar Pacifico'yu.

Borges'in dünyasının bir parçası olan San Telmo mahallesindeki Plaza Dorrego'da pazar günleri yüz yıllık kartpostallardan opera sanatçılarının şapkalarına kadar ne ararsanız bulabileceğiniz bir bitpazarı açılıyor, ama semtte irili ufaklı o kadar çok antika dükkanı var ki dolaşırken başınız dönebilir. Haklarını teslim edeyim, gördüğüm bütün antikacılar alışılmadık biçimde temiz ve düzenliydi, içlerinde meraklısı için dört dörtlük parçalar vardı. Bu çarşılardan La Boca’ya, İtalyan göçmenlerin anılarını taşıyan rengârenk evlerle dolu El Caminito'ya uzandım. Mahalle, ellerinde pipetleriyle mate çayı içenler, Maradona forması satanlar, verandasında tango yapan çiftlerin olduğu lokantalar, ünlü Arjantin sığırlarının pişen etlerinin kokusuyla doluyor. Turistleri mıknatıs gibi çeken El Caminito'nun biraz ötesinde La Bombonera yükseliyor, yani adı Çikolata Kutusu anlamına gelen futbol stadyumu! Ünlü Boca Juniors kulübü maçlarını burada oynuyor.

Borges, Recoleta bölgesinde birçok evde yaşadı. Recoleta Mezarlığı hakkında bir de yazı yazdı. Buenos Aires’i tanımlarken "su ve hava gibi sonsuz" demişti. Bu mezarlık da "sonsuzluğa" taşınan insanların istirahat yerlerinin anıtsal bir labirenti sanki. Ben mezarlığı dolaşırken kalabalık turist grupları da siyah mermer blokların arasındaki dar yolları doldurmuştu ve aman Borges duymasın, çoğu, Evita'nın yani Eva Peron'un mezarını arıyordu.

Yıllar önce İstanbul'a gelen Borges, Atlas adlı kitabında şöyle yazmıştı: "Üç günde Türkiye'yi nasıl tanıyabilirim? Benim gördüğüm; çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunan Karadeniz girişi… Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek... Kuşku yok ki keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz."

Borges'in çocukken yazdığını anımsadığı ilk metin de mitoloji üzerineydi ve içinde Troya, başka bir deyişle Ege Denizi kıyısındaki Çanakkale de vardı. Benim için Buenos Aires'ten Çanakkale'ye giden yolu, Cafe Tortoni'de Borges'in balmumu heykelinin yanındaki masada yemek yerken gördüğüm bir kavanoz açtı! Kavanozda Dulce de Leche denen; süt, şeker, vanilya ve karbonatın karıştırılması ile yapılan yoğun bir şuruba benzeyen bir tatlı vardı.

Türkiye'ye dönerken yanımda getirdiğim kavanozdaki Dulce de Leche kısa zamanda bitince, internetten Türkiye’de satılıp satılmadığına baktım. Satılmak ne kelime, Çanakkale'de, Ayvacık’ın Behram köyünde üretiliyordu! Bu bilgi Borges metinlerindeki gibi karmaşık, inanılması güç ve sürprizlerle dolu bir kapıyı araladı. Üstelik ardında Arjantinli genç bir adam ile bir Türk kızının aşk hikâyesi beni bekliyordu. Onlarla tanışmak ve hikâyelerini öğrenmek için bir bahar günü Assos'a gittim.

Buenos Aires‘te tasarım üzerine çalışan Juan Casalins 2010 yılında bir iş teklifi alır. Panama’da bir adada bir Türk televizyonunun programı için yapılacak oyunları tasarlaması istenmektedir. Juan adaya gittiğinde oraya İspanyolca çevirmen olarak İstanbul’dan gelen Gizem Selçuk ile tanışır. Birbirlerine aşık olup evlenirler ve İstanbul’a yerleşirler. Ardından Gizem’in ailesinin Çanakkale Ayvacık'ta Behramkale (Assos) köyündeki taş evlerini küçük bir butik otele çevirirler. Köyün sakinliği ve doğallığı onlara ilham verir. Bir sabah uyandığında çocukluk günlerinde yemeye doyamadığı Dulce de Leche’nin tadını özleyen Juan, anneannesinin formülü ile bu tatlıyı yapmaya karar verir. Ayvacık'ın “gezgin” ineklerinin sütünü saatlerce karıştırarak bunu başarır. Konuklarına ikram ettiklerinde öyle beğenilir ki kavanoz kavanoz Dulce de Leche yapmaya başlarlar ve birkaçını Ankara’daki bir pastacı dostlarına gönderirler. Birkaç hafta sonra Arjantin’in Ankara Büyükelçisi Juan Jose Arcuri bir televizyon programına elinde onların Dulce de Leche’si ile çıkar ve yaptıkları tatlıdan övgüyle söz ederek kavanozun içinde bir aşk hikâyesinin gizli olduğunu söyler.

M.Ö. VII. yüzyılda kurulan Assos’ta, Ege Denizi’ne 238 metre yüksekten bakan Athena Tapınağı'nın kıyısında Gizem ve Juan ile bunları konuşuyoruz. Aşağıda küçük bir mendireğin içinde balıkçı tekneleri görünüyor. Buenos Aires ile Assos'u birbirine bağlayan Borges de sanki bizimle birlikte yürüyor ve "Aristo ilk felsefe okulunu burada, bu uçurumun üzerinde kurdu. Işıktan dersler aldı, boşluğa dersler verdi. Martılar uzaktaki adaların ötesinde silinip giderken ona sorular bıraktılar. Suların içinden sıçrayan ve havada bir an asılı kaldıktan sonra yeniden derinliklere dalan balıklara bakıp var oluşunun ipuçlarını aradı." diye fısıldıyor.

 

Ben de dünyasını yolculuklarla ve kitaplarla genişleten bir gezgin olarak karşılık veriyorum: "Çok gezen mi çok okuyan mı bilir sorusunun yanıtı aslında üçüncü seçenekte: Hem çok okuyan hem de çok gezen en çok bilir! Değil mi Bay Borges?"

 

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi