DÜNYANIN EN ESKİ VE ETKİLEYİCİ ARKEOLOJİK ALANLARINDAN BİRİ OLAN VE İNSANLIK TARİHİNE İLİŞKİN EZBERLERİ BOZAN GÖBEKLİTEPE'Yİ ZİYARET ETTİK.

Her gittiğimde beni ayrı etkileyen Güneydoğu seyahatimin bu seferki sebebi, arkeoloji dünyasında son dönemlerin en büyük keşiflerinden kabul edilen Göbeklitepe Arkeolojik Alanı’nı ziyaret etmek. Şanlıurfa’dan yola çıktığımız andan itibaren her tepe görüşümde "Geldik mi?" diye soruyorum. Nihayet bir ovaya kurulu Göbeklitepe’ye varıyoruz. Harran Ovası'na hakim manzarasıyla Şanlıurfa’dan yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki Göbeklitepe’de peşinde olduğumuz arkeolojik yapılardan önce dikkatimi, bölgenin değerinin anlaşıldığı 1994 yılı öncesinde de bir ziyaret yeri hâline getiren dilek ağacı çekiyor. İki eski mezar arasındaki bu dut ağacı ve çevresi, bölge halkı tarafından bir adak yerine dönüştürülmüş. 

Gezimizde bize eşlik edecek Veysi Yıldız ile tanışıyoruz. Kendisi yıllardır kazı alanında görev alıyor. Göbeklitepe'nin 1994 yılında gün yüzüne çıkmasına vesile olan çiftçi Şavak Yıldız'ın, Veysi Yıldız'ın babası olduğunu da sonradan öğreniyoruz. Kendisi, vefat ettiği 2014 yılına kadar kazıların başkanlığını yürüten Klaus Schmidt’in bu tarihî alana ithafen kaleme aldığı Göbeklitepe kitabının daha ilk sayfalarında karşımıza çıkıyor. Yani Veysi Yıldız, insanlık tarihinin son dönemlerdeki en önemli arkeolojik bulgusunun öyküsüne başından beri dâhil. Bölgedeki her ziyaretçi ile tek tek ilgilenen Veysi Bey’in ağzından Göbeklitepe’yi dinlemek ayrı bir keyif.

Karbon testi sonucu yaklaşık 12 bin yıllık bir geçmişi olduğu ortaya çıkan dairesel yerleşim planlı Göbeklitepe dikilitaşlarının, tarihte bilinen ilk tapınağı oluşturduğu kabul ediliyor. Mısır Piramitleri ve İngiltere’deki Stonehenge’den neredeyse iki kat daha eski olan ve her birinin üzerine hayvan figürleri veya soyut ögelerin işlendiği bu mimari yapılar; yaygın kabulün aksine, Göbeklitepe’nin ait olduğu dönemde yalnızca avcı kabilelerin değil, organize toplulukların da yaşamakta olduğunu ve bu toplulukların bilinenden çok daha gelişmiş olduğunu ortaya çıkarıyor.

Göbeklitepe’nin en büyük önemi burası, gün yüzüne çıkarılana dek geçerli olan kanının aksine, insanlığı medeniyete iten ilk unsurun tarım değil, “kendinden daha yüce bir varlığa inanma” ihtiyacı olduğunu ortaya koymasıdır. Klaus Schmidt’in sözleriyle “önce tapınak, sonra şehir” gelmiştir. Şu ana kadar ortaya çıkan altı tapınağa ek olarak Göbeklitepe kazıları tamamlandığında, toplamda yirmi ayrı tapınağın gün yüzüne çıkarılacağı düşünülüyor. Bu da şüphesiz Göbeklitepe’yi eşsiz bir arkeolojik kompleks haline getirecek. 

Bir diğer ilginç detay ise bu tapınakların inşa edildikten sonra dönemsel olarak gömülüp daha sonra yenisinin inşa edilmiş olması. O dönem insanlarının neden bu şekilde hareket ettiği ise Göbeklitepe’ye ilişkin keşfedilmeyi bekleyen birçok husus gibi halen araştırma konusu. Tapınakları oluşturan ve her biri yaklaşık 16 ton ağırlığındaki bu dikilitaşların taşınabilmiş olması dahi, o dönem insanlarının yine daha önce bilinenleri değiştirecek şekilde topluluk olarak yaşadıklarına işaret ediyor.

Bulunduğu döneme kadar insanlık tarihine ilişkin neredeyse tartışmasız kabul edilmiş olan ve insanların şehirciliğe geçişine dair birçok tespiti değiştirdiği kabul edilen Göbeklitepe, etrafını çevreleyen uçsuz bucaksız Harran Ovası ve buğday tarlalarıyla, coğrafi olarak da oldukça görkemli. Ziyaretimizin en etkileyici yönlerinden biri, bölge halkının bu arkeolojik buluşu sahiplenmiş olmasıydı. İnsanlık tarihinde inşa edilen ilk tapınağa ev sahipliği yapan ve tarihî bir dönüm noktası teşkil eden böylesi bir arkeolojik sahada yaşayan bölge halkı bununla gurur duyuyor; kazı çalışmalarını anlatırken heyecanlanıyor.

Bir süredir arkeolojik buluntuların her türlü hava koşulundan korunmasına izin verecek ama Göbeklitepe'ye ziyaretleri engellemeyecek bir çatı yapımı çalışması sürdürülüyor. Çizimlerini de inceleme fırsatı bulduğumuz ve 2016'da tamamlanması öngörülen bu projeyle Göbeklitepe, yaşayan bir müze haline gelecek. 

Göbeklitepe tek başına da bir destinasyon olmakla birlikte; tarihî dokuyu turistik bir dekor olmaktan çıkarıp canlı tutan Şanlıurfa’nın hemen yanı başında konumlanmış durumda. Bu nedenle ben de birçok kişinin yaptığı gibi Göbeklitepe seyahatimi Şanlıurfa gezisiyle birleştiriyorum. Şanlıurfa, Balıklıgöl’ün de içinde bulunduğu tarihî bölgede yer alan camileri ve kendisine tepeden bakan Şanlıurfa Kalesi ile âdeta bir açık hava müzesi. Gezime Türk sinemasında apayrı bir yeri olan Eşkıya filminin de açılış sahnelerinden birinin çekildiği Gümrük Han’dan başlıyorum. Çevresindeki ağaçlar ve üst katında halen terzihane olarak kullanılan han odaları ile burası insana kendisini apayrı bir dönemde hissettiriyor. Bir sonraki durağım, bakır ustalarının hipnotize edici bir ritimle çalıştığı Bakırcılar Çarşısı. Dışarı adım attığımız anda kendimizi sayısız terzinin açık havada dikiş diktiği alanda buluyoruz. Tarihî olmasına rağmen hâlâ hareketli olan bu bölgeyi o kadar seviyorum ki ertesi sabah da erken kalkıp buraya geliyorum. Bir pazar sabahı olmasına rağmen şansım yaver gidiyor ve bakır kalaylayan ustayla çırağını uzun uzun izleme fırsatı buluyorum.

2015 yılında ziyarete açılan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi sadece içinde sergilenen eserleriyle değil, mimarisiyle de dikkat çekiyor. Geniş odalarda eserlerin kronolojik olarak dizildiği müzede Göbeklitepe’den çıkarılanlara ek olarak, bölgenin 1992 yılında baraj altında kalan ve Neolitik Çağ'a ait olan bir diğer arkeoloji sahası Nevali Çori’den de objeler sergileniyor.

Şanlıurfa’ya gelmişken yöreye özgü bir müzik icrası olan sıra gecesine katılmamak olmaz. Sıra gecesi ismi, her hafta sırayla grubun bir üyesinin evinde yapılmasından geliyor. Geçmişte uzun sohbetlere tanık olan sıra gecelerinde artık sohbetlere Şanlıurfa türküleri  eşlik ediyor.  Bir cumartesi akşamı tarihî bir hanın restore edilmesiyle restoran haline getirilen mekânda katıldığımız sıra gecesinde Şanlıurfalıların ne kadar eğlendiğine bakılırsa bu küçük değişiklikten kimsenin şikayeti yok. 

 

Görkemli Göbeklitepe, tarihî şehir merkezi ve geleneklerle günümüz hayatını bir arada yaşatan eşsiz atmosferi ve tabii ki olmazsa olmaz mutfağı ile birçok farklı deneyimi tek seyahatte birleştiren Şanlıurfa şimdiye kadar ziyaret ettiğim şehirler arasında bambaşka bir yere sahip. Şehirden ayrılırken bu şehre bir sonraki gezimin planlarını daha uçak havalanmadan yapmaya başlıyorum.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi