KOÇ HOLDİNG ŞEREF BAŞKANI OLAN RAHMİ M. KOÇ, TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SANATSEVER VE KOLEKSİYONERLERİNDEN BİRİ AYNI ZAMANDA.

Koleksiyonculuk, Koç ailesinde bir gelenek. 1980 yılında rahmetli Vehbi Koç’un eşi merhume Sadberk Hanım’ın adıyla açılan Sadberk Hanım Müzesi ülkemizin ilk özel müzelerinden. Rahmi M. Koç, deniz tutkusu, rafine zevkleri ve giyim tarzı ile kendine has bir stile sahip. Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi ise, Rahmi Bey’in uzun uğraşlar sonucu bir araya getirdiği objelerle oluşturduğu ve alanında Türkiye’nin en kapsamlı müzesi konumunda. Koleksiyonlarını müzelerde sergileyerek halkla paylaşan ve bu anlamda ülke kültürüne hatırı sayılır katkılarda bulunan Rahmi Bey ile koleksiyonculuğu ve arkasında yatan kültürel dinamikleri konuştuk.

Koleksiyonculuğun felsefesi nedir?
Koleksiyonculuk özünde bir tutkudur. Disiplindir aynı zamanda. Takip ve özveri gerektirir. Sabır işidir. Her türlü şeyin koleksiyonu yapılabilir. İnsanı geliştirir ve güzel vakit geçirmenize vesile olur. Kişiye çok şey katar. Zamanla koleksiyon ve koleksiyoner arasında kuvvetli bir bağ oluşur. Aynı zamanda bu iş bütçe meselesidir. Bol parayla güzel bir koleksiyon sahibi olunur diye bir kaide yoktur.

Nasıl başladınız? Aile çevrenizin etkisi oldu mu?
Koleksiyon merakım küçüklüğümde başladı. Yaz tatilinde bütün çocuklar Boğaz’da yüzerken gözünün önünde olayım diye annem beni beraberinde Kapalı Çarşı’ya götürürdü. Bu dönemde antikaların ve koleksiyonların satışına kulak misafiri olurdum. Kapalı Çarşı’nın koleksiyonerler için ne büyük imkânlar sunduğunu gördüm. Bende o zamanlar çakan kıvılcım, daha sonra aleve dönüştü. Zamanla her türlü antikayı toplar oldum. Daha da bilinçlendiğimde arkeolojik eserler ilgimi çekti. Müzeye kayıtlı bir koleksiyoner olarak da toplamaya başladım.

Sanayi müzesi kurma fikri nasıl doğdu?
Önceleri Koç Topluluğu olarak imal ettiğimiz ürünleri bir müze çatısı altında toplamayı düşündüm. Fakat bu fikri danıştığım arkadaşlarım böylesi bir yerin ilgi çekmeyeceği konusunda beni ikaz ettiler. Onun üzerine tabanı genişlettik ve Rahmi M. Koç Müzesi’ni kurarken 7’den 70’e herkesin ilgi duyabileceği parçalar olsun istedik.

Otomobillere olan ilginiz nasıl gelişti?
Amerika’ya Johns Hopkins Üniversitesi’ne tahsile gittiğimde otomobillere olan merakım iyice arttı. Adeta bir deha olan Henry Ford’a hayran kaldım. Daha sonra 1956 yılında Detroit’e iş seyahati yaptığımda, Dearborn’daki Henry Ford Müzesi’ni gezdim ve fevkalade etkilendim. Orada, o duygularla, kendime dedim ki; “İnşallah Allah bana da ileride böyle bir müze kurmayı nasip eder”. Zamanla evler, depolar ve yazıhaneler, her yer muhtelif tip koleksiyonlar ile doldu. Sonunda bir müze kurmaya ve koleksiyonlarımı herkesle paylaşmaya karar verdim. Müzemizin doğuş hikâyesinin özeti budur.

Arkeolojiden nasıl bir keyif alıyorsunuz?
Arkeoloji elbette sadece geçmişe bir yolculuk değildir. Geçmişin bugüne taşınmasıdır aynı zamanda. Geçmişi anlamak, tanımak, bilmektir. Kültürel mirasların korunmasına ve gelecek nesillere aktarılmasına inanıyorum. Tarih, öylece bırakılıp yok olmaya terk edilmemeli. Arkeoloji, geçmişine ilgi duyan bir insanın genel kültür seviyesinin yükselmesi dışında vizyonunun ve bu vizyona bağlı her türlü üretiminin daha verimli olmasını sağlar.

Koleksiyon yapan işadamları ve özel kuruluşlar bağlamında Türkiye’yi Avrupa ve ABD ile mukayese ettiğinizde neler söylersiniz?
Koleksiyon yapan işadamları olarak değil, anlamı genişleterek koleksiyonerler dememizin daha doğru olacağını düşünüyorum. Her ülkenin kendi kültürel zenginlikleri, kaybolmaya yüz tutmuş değerleri mevcuttur. Bizde müzeler 20 sene öncesine kadar sadece devlet kuruluşlarıydı. Ancak şimdi özel müzeler de kültür sahnesindeki yerlerini aldılar. Bilinçli yapılan koleksiyon, koleksiyonerin imkânları ile orantılı olarak zamanla büyür ve değer kazanır. Önemli olan koleksiyonların başkalarıyla paylaşılmasıdır. Genelde koleksiyonerlerin kendi kulüpleri ve dernekleri mevcuttur. Ancak bu tarz paylaşım halka inemez. Bu nedenle ideal olan paylaşım tarzı, müze oluşturarak geniş bir tabana hitap edebilmektir. Yurtdışında, gelişmiş ülkelere baktığımız zaman, bu tip girişimlerin büyük bir teşvik ve takdir gördüklerini tespit ederiz. Bu husus koleksiyonerleri daha organize ve paylaşmacı bir tarza yönlendirir. Biz de ise özel müzecilik çok yeni ve yeterince yaygın olmadığından bu gibi hususlar şimdilik yeterince ele alınmamış durumdadır.

Ülkemizde koleksiyonculuk yeterli derecede destekleniyor mu?
Türkiye’de koleksiyonculuk kâfi derecede teşvik edilmiyor. Yapılacak şey AB uyum süreci çerçevesinde değişiklik yapılan diğer kanunlar gibi 2863 nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun Avrupa’daki eşdeğeriyle paralellik kazanmasının, bu işin meraklılarını daha da iştahlandıracağından hiç şüphem yok. Bu değişiklikler eserlerin memleket içerisinde rahatça alınıp satılabilmesi demektir. Eski eserlerin yurtdışına çıkarılmaları her zaman için müze iznine tabi olmalıdır.

Türkiye’de koleksiyonerliğin gelişiminde kimlere ne görevler düşüyor?
Takdir edeceğiniz gibi, birçok konuda koleksiyon yapmak mümkündür. Ülkemizdeki uygulamada, arkeolojik eserlerin koleksiyonu, bir müzeye kayıtlı olarak envanterin ve denetimin Kültür Bakanlığı’nın belirlediği bir müze tarafından yapılır. Diğer konularda ise doğal olarak herhangi bir denetim veya envanter mecburiyeti yoktur. Yukarıda bahsettiğim gibi arkeolojik eserler konusunda mevzuatın bazı bölümlerinde, koleksiyoneri çok zorlayan, bazen de koleksiyonu yapan kişiyi pişman eden, neredeyse bıktıran katı uygulamalar mevcuttur. Hal böyle iken, kayıtlı koleksiyoner sayısı yeterince çoğalmadığından, bazı durumlarda eserler kayıtsız bir şekilde kalmakta, bazen de gayri yasal bir biçimde yurtdışına kaçırılmaktadır. Bunu engellemek için AB kanunlarıyla uyum sağlamak önemlidir. Ayrıca yine gelişmiş ülkelerde yapıldığı gibi koleksiyoncunun müzelere hibe ettiği eserlerin ekspertiz değeri üzerinden vergi indirimi yapılması da itici bir güç olacaktır. Biz de böyle bir uygulama daha büyük ve kıymetli koleksiyonların yapılmasına teşvik edecektir.

Haliç’in meşhur Hasköy semtinde bulunan tarihi Lengerhane ve tersane binalarını nasıl keşfettiniz?
Müze kurma fikri zihnimde tam oluşunca, İstanbul’da bunu gerçekleştirecek uygun bir mekân aramaya başladım. Tarihi yarımada ilk arzu ettiğim alandı. Topkapı Sarayı ve Sultanahmet’in her iki sahil kesiminde tarihi binalar ve mekânlar aradık. Lakin rıhtımı da olan uygun yerler bulamadık. Müzemizin Yönetim Kurulu üyesi olan Dr. Bülent Bulgurlu, Haliç Hasköy’de bir yer bulduğunu söyledi ve beni oraya götürdü. Hasköy’de temelleri 12. yüzyıla dayanan tarihi Lengerhane binasını gösterdi. En son Tekel İdaresi’nce ispirto deposu olarak kullanılıyormuş, yangın geçirmiş, terk edilmiş, kubbesi çökmüş, perişan bir halde idi. Çevre ise o dönemde çağdaş şehircilik anlamında gelişmişlikten uzaktı. İleride diğer semtler gibi buranın da süratle düzeleceğini düşündük. Akabinde özelleştirme kapsamında satın aldık. Büyük emekler ve ciddi masraflarla aslına uygun olarak restore ettik. 1994 senesinde müzemizi açtık.

Müze açıldıktan sonra büyümeye devam etti. O süreci de özetler misiniz?
Kısa bir süre sonra depolarımız doldu, taştı, teşhir yeri sıkıntısı oldu ve bu bina bize dar gelmeye başladı. Bu sefer hemen karşı komşumuz olan ve terk edilmiş vaziyetteki tarihi Hasköy Tersanesi’ni Dr. Bülent Bulgurlu’nun önerisi ve gayretiyle Özelleştirme İdaresi’nden satın aldık. Böylece büyük bahçesi, binaları ve rıhtımı olan bir tesise kavuştuk. Yine büyük emek ve para harcayarak 2001 yılının sonunda müzenin yeni kısmı olarak ziyarete açtık. Bugün 28 bin metrekare alana yayılmış 10 bin adetten fazla muhtelif obje barındıran koleksiyonuyla zevkle ziyaret edilen bir müze kurmuş olmanın bahtiyarlığını yaşıyorum. Ancak geçen sürede koleksiyonumuz daha da büyüdü, buraya da sığamaz hale geldik. Daha da genişlemek için çare arayışı içindeyiz.

Bu Sayıdaki Diğer Makaleler

Skylife Arşivi