Balaban ve Aşk Resimleri

Mart 1993

AKADEMIK ÖĞRENIM GÖRMEDIĞI HALDE KENDISINI SANAT ÇEVRELERINE KABUL ETTIRMIŞ RESSAM İBRAHIM BALABAN, ACILI BIR GENÇLIĞIN ARDINDAN ÜNE KAVUŞTU.

Balaban ve Aşk Resimleri

ibrahim Balaban, akademik öğretim görmediği halde kendisini sanat çevrelerine kabul ettirmiş bir ressam. Bursa'nın Seç köyünde 1921'de doğan İbrahim, on altısında "mapus"a düşüyor. Bir serüven bile değil bu, onun için. Elma toplamaya gider gibi gidiyor...

Dağın yamacında bir in var, iki yüz koyun alacak büyüklükte, iki köylü oraya hintkeneviri depo etmişler, esrar üretiyorlar. İbrahim'in babası Haşan Çavuş'a, "Kârlı bir iş tuttuk, 10 lira ver, seni de ortak edelim," demişler. O, işin içyüzünü bilerek ya da bilmeyerek, vermiş 10 lirayı, ortak olmuş. Bir adamını gönderirmiş ine. O gün yollayacak kimse bulamayınca, oğlu İbrahim'e iş buyurmuş. İbrahim de türkü söyleye söyleye varmış dağın yamacına. Hiçbir şeyden haberi yok...

Gece karakola ihbarda bulunulmuş, ine giden yollar kuşatılmış. Mavzerler patlıyor... Esrar üreten iki kişi yakalanıyor. İbrahim dağa çıkıp kurtuluyor. Sonra da "içeriye" düşüyor. Orada "yüreğine öfke, kafasına bilgi, eline beceri" giriyor.

Küçüklüğünden beri ötede beride resim çizmeye çabalayan Balaban, başlıyor içerdekilerin portrelerini yapmaya...

Üç ay sonra salıveriliyor. Ve öğreniyor ki, 16 bin lira para cezasına hüküm giymiş. Çok büyük para! Bunu hapse çeviriyorlar. Üç yıl yatması gerekiyor. Yeniden cezaevi... Üç yıllık köy okulunu bitiren İbrahim orada okumaya, okuduklarını anlamaya çalışıyor; kitaplar, sözlükler getirtiyor,

işte o sırada ünlü şair Nâzım Hikmet geliyor Bursamapushanesine. Içerdekiler ondan söz ediyorlar hep. "Kim ki bu Nâzım Hikmet?" diye soruyor Balaban. Anlatılanlar kafasını karıştırıyor. Onun resim yaptığını öğrenince, "Aman," diyor, "para vereyim de, benim resmimi de yapsın." Amacı, ondan "hüner kapmak." "Para almaz," diyorlar, Balaban büsbütün şaşınyor. Birisi, "yalnız boya parası alır," diyor. Balaban 250 kuruş götürüyor resmini yaptırmak için...

Nâzım Hikmet diz çöktürüyor onu; kalemini diklemesine, yanlamasına uzatıp ölçü alarak çiziyor. Ağzında da üfürük (ıslık).

Balaban da ondan öğrendiklerini uyguluyor öteki mahpusların portrelerini yaparken. Bir yandan da üfürük çalıyor. "Evvelce böyle yapmazdı, kalemi yüzümüze doğru tutmazdı," diyor mahpuslar. "Zenaatı kapmış ustadan."

Babası bir kızla n i ş a n l a m ı ş Balaban'ı. Kızı almak isteyen bir başkası varmış, o da hapse düşmüş. Onu içerde hiç rahat bırakmıyor. Günün birinde de vuruyor (bıçaklıyor)...

Üç yıllık cezası dolup da dışarıya çıkınca, babası everiyor (evlendiriyor) Balaban'ı. Ama o hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Başında büyük dert var, dünyası kararmış. Yaşadığı toplumda bir delikanlının vurulması demek, aşağılanması, ele güne rezil olması demek... Ancak öcünü alırsa kurtulabiliyor bu onursuzluktan. Bu yüzden, Balaban da insan içine çıkamıyor. Ya evde oturup resim çiziyor ya da kırda bayırda dolaşıyor. Bir de tabanca ediniyor. Ve günün birinde kıyamet kopuyor; "düşmanı" mezara gidiyor, kendisi -on ay sonra- yeniden mahpushaneye... işte bu üçüncü girişte, Nâzım Hikmet'e çırak duruyor. Artık dünyası pırıl pırıl... Yıllarca, durup dinlenmeden çizip boyuyor. Ama tablolarının hiçbiri istediği gibi değil. Bir eksiklik var... Ustası, onun bu tedirginliğinin ayrımında. Bir gün çağırıyor Balaban'ı, "ders yapacağız", diyor, ilk gün felsefe dersi... Usta anlatıyor, çırak dinliyor. Ertesi gün kendisine anlatılanları bir bir yineliyor ustasına. İkinci gün sosyoloji, üçüncü gün ekonomi politik... Maltada volta atarlarken anlatılıyor dersler. Defter, kalem, kâğıt, kitap yok...

İki üç ay sonra dersler sona eriyor. Nâzım Hikmet, "Ben büyük şairim, sen de büyük ressamsın," diyor. "Tekrarla bu sözü." Balaban yineliyor. Usta bunu her gün söyletiyor.

Bir ara ustayla çırak birbirinden ayrılıyor. Balaban'I İmralı'ya, yarı açık cezaevine yolluyorlar. Savcının sağladığı olanakla Balaban orada iki yıl eşekleri, öküzleri, doğayı çiziyor. İlk tablosunu oranın doktoru satın alıyor. Balaban şaşıp kalıyor bir resim için kendisine para ödenmesine... Yeni gelen savcı ise, önce onu Edirne'ye, Yanık Kışla'yı boyamaya gönderiyor, ardından hücre hapsine. Ve "infazını yakarak"Bursa Cezaevine geri yolluyor. İki ay sonra çıkacakken, sekiz yıl daha yatması gerekiyor. Ama ne gam! Bir kez daha ustasına kavuştu ya!...

1950'de çıkan Af Yasası Balaban'a özgürlüğünü geri veriyor. Askerliğini yapıyor, 1953'te Fransız Kültür Merkezi'nde ilk sergisini açıyor. Elli dolayında tablosu satılıyor bu sergide. Önce köyüne gidip evleniyor, ardından Anadolu'yu dolaşarak Hitit kabartmalarını, bereket tanrılarını inceliyor; bunlardan "maya alıyor."

Balaban, daha ilk sergisinde dikkatleri çekmeye başlamıştı. Ünlü Türk ressamı Abidin Dino, bu sergiden önce, 1950'de, Yaprak dergisinde çıkan yazısında şöyle diyordu:

"Balaban'ın resimlerine vuruldum, günlerce bunları düşündüm, sevindim, kaygılandım. (...) 'Hapishane Avlusundaki Kadınlar' resminin önünde, Giotto'nun isminden başka isim gelmiyor akla. Resmin kuruluşu, yüzlerin özü, duruşlar, hepsi ezberimde. Balaban'ın resmi neden bu kadar yer etti bende? Balaban'ın yağız bir atı var ki, aklımdan çıkmıyor, arkadan çizilmiş, boynunu yere eğmiş bir at. Balaban'ın atı, elleri ile görmesini bilen bir ressamı haber veriyor. Belli ki Balaban, o atın bakımı ile uğraşmış, onu eyerlemiş, sulamış tımar etmiş, otlatmış. Böylesine bir ilgi ile çizilen at, Balaban'ın atı olur. İşin içinde sevgi ile bilgi birarada." Balaban, kendine özgü üslubuyla uzun bir dönem kırsal kesim yaşamını aktardı tablolarına...

Kendi kendini yinelemekten kaçınan Balaban, yeni tekniklere, -kendi resim dünyasının dışına çıkmadan- yeni tema arayışlarına yöneldi. Artık sanatını dönemlere ayırıyor: Birinci Dönem, ikinci Dönem, Nakışsı Dönem, Oyuncaksı Dönem, vb...

Onun 1970'lerden sonra dizi resimlere aktardığı başlıca temaları şöyle sıralayabiliriz: Kente göçenleri ve Almanya'ya işçi göçünü konu alan "Kaldırımlarda Dolaşanlar" ve "Göç", "üretenlerin Suretleri", "Çocukların Sevinci", "Anadolu Kadınları"... Son sergisindeki ana tema, "Geçmişin Masala Duruşu"dur. Aşık Garip, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi halk hikâyelerini, Karagöz ile Hacivat'ı, Nasreddin Hoca'yı yeni birduyarlıkla işleyen Balaban bu temayı başka bir tanımla da dile getiriyor: "Aşkımızın Resme Duruşu."

Kullandığı tekniklere gelince... Bunlar, kendi deneylerinin sonucu olan tekniklerdir.

Tutkalı resim yüzeyine yayarak açık-koyu farklarıyla kapatmak, kendisinin "oyma resim" adını verdiği resmi derinlik izlenimi uyandıran çizgilerle alanlara bölme, yine kendineözgü ışık-gölge kullanımları...

Balaban, aynı zamanda bir yazar ikisi anı-roman, üçü denemeler toplamı niteliğinde beş kitabı var: Şair Baba ve Damdakiler, 1968; Dağda Duruşma, 1990; Balaban, 1962; İz, 1965; İzdüşümü, 1969. Yarım yüzyıllık sanat geçmişine sahip bu otodidakt ressamın, Türk resim geleneğinden kaynaklanan özgün üslubuyla çağdaş sanatımızda kendine bir yer açmış bulunduğunu söyleyebiliriz.